Filelefteros gazetesinin ana haberi:
Ekonomide mayın alarmı: Vasiliko terminali, GSI, YESİ, şap hastalığı ve Orta Doğu krizi tehlikeli bir tablo oluşturuyor
Kıbrıs Cumhuriyeti ekonomisi güçlü görünümünü korusa da 2027 için riskler artıyor. Orta Doğu ve Ukrayna’daki savaşlar, olası bir küresel ticaret savaşı, Rus çıkarlarına bağlı kişi ve şirketlere yaptırımlar ve şap hastalığı temel dış riskler arasında yer alıyor.
Vasiliko doğal gaz terminalinin durması ve İngiltere’deki tahkim süreci; teminatların kaybı, devlet garantili kredilerin geri ödenmesi ve AB hibelerinin iadesi riskini doğuruyor. Girit-Kıbrıs elektrik bağlantısı GSI projesine katılım da belirsizlik yaratıyor. Ayrıca, Bank of Cyprus ve Laiki mağdurlarına yönelik ödemeler kamu maliyesine yük getiriyor.
Faiz artışları ve ekonomik baskılar nedeniyle tahsili gecikmiş kredilerde artış ihtimali bulunuyor. Buna rağmen bankacılık sektörü güçlü sermaye ve likiditeye sahip. YESİ sistemi ve devlet hastanelerinin açıkları ise bütçe üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor.
2027 için büyüme oranı yüzde 2,9, 2028-2029 için yüzde 3 olarak öngörülüyor. Büyümeyi özel tüketim, büyük özel yatırımlar, dijital ve yeşil altyapı projeleri ile yabancı teknoloji şirketlerinin gelişi destekleyecek. Enflasyonun yüzde 2,5’e gerilemesi bekleniyor.
*
Haravgi gazetesinin ana haberi:
Hükümet bankalara karşı sessiz kalıyor, topluma karşı İlgisiz - Hane halkı ve işletmeler faiz artışının bedelini ödemeye devam ediyor
Avrupa Merkez Bankası’nın iki buçuk yıldan uzun bir sürenin ardından ilk faiz artırması bekleniyor. Faizin 25 baz puan yükseltilerek mevduat kabul faizinin yüzde 2,25’e çıkarılması öngörülüyor. Kararın temel nedeni, Euro Bölgesi’nde enflasyonun yeniden yükselişe geçmesi. Enflasyon Mayıs ayında yüzde 3,2’ye çıkarak Nisan’daki yüzde 3 ve Şubat’taki yüzde 1,9 seviyesinin üzerine çıktı. Ekonomide yavaşlama sinyalleri de enflasyon baskılarına karşı müdahale ihtiyacını artırıyor.
Değişken faizli kredi kullananlar doğrudan etkilenecek. Aylık taksitler ve toplam geri ödeme maliyetleri artacak. Borçluların bankalarla iletişime geçerek sözleşmelerindeki değişiklikleri öğrenmeleri isteniyor. Sabit faizli kredisi olanlar ise bu artıştan hemen etkilenmeyecek.
Reuters anketine göre ekonomistlerin 10’da 6’sı, 2026 içinde ikinci bir faiz artışının daha mümkün olduğunu düşünüyor. En olası tarih olarak Eylül ayı gösteriliyor. Avrupa Merkez Bankası yetkilileri, jeopolitik gerilimler ve yüksek enerji fiyatlarının enflasyonu beslediğini belirterek daha sıkı para politikası ihtiyacına işaret ediyor.
AKEL, hükümet ve bankacılık sektörünü eleştirerek Kıbrıs Cumhuriyeti’nde mevduat faizlerinin Euro Bölgesi’nin en düşükleri arasında kaldığını, buna karşın kredi faizlerinin yüksek olduğunu vurguladı. Bu durumun hane halkı ve işletmeleri zorladığı, bankaların ise borçlular aleyhine yüksek kâr marjlarını koruduğu ifade edildi.
*
Politis gazetesinin manşeti
Kıbrıs sorunu: Çözüme yaklaşmak için sivil toplumdan somut öneriler
İki toplumlu çalışma gruplarına dayanan yeni bir rapor, siyasi müzakerelerdeki durgunluğa rağmen, vatandaş inisiyatifleriyle hayata geçirilecek pratik adımların günlük yaşamı iyileştirebileceğini, gerilimleri azaltabileceğini ve iki toplum arasında güveni güçlendirebileceğini ortaya koyuyor. Rapor, 2026 başında Lefkoşa, Mağusa, Astromerit ve Lefke’de yapılan toplam sekiz toplantıya katılan 66 kişinin görüşlerine dayanıyor.
Araştırma, yıllardır sonuçsuz kalan müzakerelerin ötesinde, çözüm için “tabandan yukarıya” bir yaklaşımın gerekliliğini vurguluyor. Halkın desteği olmadan hiçbir anlaşmanın kalıcı olmayacağı belirtilirken, günlük sorunların somut taleplere dönüştürüldüğü ve bunların siyasi elitlerden değil doğrudan toplumdan geldiği ifade ediliyor. Birçok talebin, büyük siyasi değişimler gerektirmeden uygulanabilir olduğu ve hayata geçirilmesi halinde güven artırıcı etki yaratacağı sonucuna varılıyor.
Kıbrıs Türk toplumu, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ekonomik, kurumsal ve hukuki yapısına daha geniş erişim ve eşit muamele talep ediyor. Sosyal güvenlik, sağlık, bankacılık, kamu istihdamı ve AB fonlarına erişim ile ticaretin kolaylaştırılması öne çıkıyor. Ercan Havalimanı ve Mağusa Limanı’nın açılması, çalışma koşullarında eşitlik ve yatırım hakları da talepler arasında yer alıyor.
Barış inşasında geçmiş acıların tanınması, eğitimde düşmanca anlatıların kaldırılması, ortak kurumlar kurulması ve iki dilliliğin güçlendirilmesi isteniyor. Daha fazla geçiş noktası, iletişimin iyileştirilmesi ve bürokrasinin azaltılması da öne çıkan başlıklar. Siyasi alanda oy hakkı, temsil ve vatandaşlık gibi anayasal hakların iadesi talep ediliyor. Güvenlik başlığında ise askeri anlaşmalardan kaçınılması ve Türkiye’nin nüfus politikalarına karşı önlem alınması çağrısı yapılıyor.
Kıbrıs Rum toplumu güven artırıcı önlemler, yeniden birleşme ve insan haklarına öncelik veriyor. Beşparmaklar’daki bayrağın kaldırılması, gençler arası etkileşim, ortak eğitim faaliyetleri ve kayıp kişiler konusundaki çalışmaların desteklenmesi talep ediliyor.
Ayrıca, AB müktesebatının kuzeyde uygulanması, kültürel mirasın korunması, din özgürlüğü ve ortak kimliğin güçlendirilmesi isteniyor. Daha fazla geçiş noktası ve iletişim kolaylığı hedeflenirken, ekonomik alanda iki toplumlu işbirliği teşvik ediliyor. Maraş’ın BM yönetimine devri, yeniden yerleşim hakları ve mülkiyetin korunması insan hakları talepleri arasında. Güvenlikte ise Türk askerinin azaltılması öne çıkıyor.
Karşılıklı değerlendirmeler, iki taraf arasında önemli bir yakınlaşma olduğunu gösteriyor. Kıbrıs Rum tarafı Kıbrıs Türk toplumunun taleplerine çoğunlukla olumlu ancak koşullu yaklaşırken, Kıbrıs Türk toplumu karşı tarafın taleplerine daha uzlaşmacı yanıt veriyor.
Yeniden değerlendirme sürecinde, Türk askerinin kısmi azaltılması ve Ercan Havalimanı’nın Kıbrıs Cumhuriyeti kaydı ve AB kuralları çerçevesinde açılması gibi konularda esneklik dikkat çekiyor.
Rapor, her iki toplumun da belirli çözüm modellerinden çok, çözüm sürecine öncelik verdiğini ortaya koyuyor. Güven artırıcı, aşamalı ve karşılıklı kabul edilebilir geçici düzenlemelerin, egemenlik ve güvenlik gibi temel başlıklarda ilerleme sağlayabileceği vurgulanıyor.
Öneriler arasında, iki toplumlu işbirliğinin kurumsallaştırılması ve siyasi aktörlerle sivil toplum arasında kalıcı bir bağ kurulması ön plana çıkıyor.
*
Alithia gazetesinin ana haberi:
Tehditlere rağmen konuştu: Yaşlı vatandaşın şikayetiyle suç örgütü şüphelisi 4 kişi yakalandı
Larnaka kazasında bir arazi alım satımı sırasında yaşanan olay, ağır suçlamaları beraberinde getirdi. Yaşlı bir vatandaşın, maruz kaldığı tehdit ve zorlamalara rağmen polise başvurması üzerine, suç örgütü üyesi oldukları iddia edilen dört kişi tutuklandı.
Şikayette bulunan kişinin ifadesine göre, Larnaka kazasında bir arazi alım satımı sırasında tehdit edildi ve kendisinden yüklü miktarda para alındı.
Şüpheliler arasında 44 ve 42 yaşlarında iki iş insanı, 49 yaşında bir hükümlü ve 45 yaşında bir kadın bulunuyor. Zanlılar, gasp, adam kaçırma ve yasa dışı ateşli silah bulundurma gibi ciddi suçlamalarla karşı karşıya.
44 yaşındaki iş insanının, Larnaka kazasında açılan ateş olayıyla bağlantılı adaletin engellenmesi davasında da adı geçtiği ve bu olayda 49 yaşındaki hükümlünün de yer aldığı belirtiliyor.
Tutuklanan dört kişi bugün Larnaka Kaza Mahkemesi’ne çıkarılacak ve aleyhlerinde tutukluluk emri talep edilecek.
*
MAKALE
Haravgi gazetesinden
Panayotis Vasiliu
Fırsat bir kez daha kaçırılmamalı
Son günlerde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin kişisel temsilcisi Maria Angela Olgin’in temaslarıyla Kıbrıs sorununda gözlemlenen yeni hareketlilik, tanıdık ama kritik bir tartışmayı yeniden gündeme taşıyor: Gerçekten anlamlı müzakerelerin yeniden başlaması için siyasi irade mevcut mu, yoksa bir kez daha yalnızca diplomatik izlenim yönetimiyle mi karşı karşıyayız?
Olgin’in ziyareti, dün DİKO ve Alma Hareketi ile yaptığı görüşmelerle devam etti. Bu temaslar, Birleşmiş Milletler’in sürecin yeniden başlatılması için zemin bulunup bulunamayacağını yoklama çabasının parçası. Bir gün önce DİSİ ile ve AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu ile görüşmeler gerçekleştirilmiş, AKEL Guterres Çerçevesi temelinde net bir yol haritası önerisini yeniden gündeme getirmişti.
Bu yaklaşım yeni değil. AKEL uzun süredir, somut adımlar, takvim ve stratejik bir anlaşma hedefi olmadan sürecin sonuçsuz tartışmalar içinde sıkışıp kalacağını vurguluyor. Koşulların olgunlaştığını ve açık bir yön belirlenmesi şartıyla diyaloğun yeniden başlamasının öncelik olduğunu ifade ediyor.
Ancak Kıbrıs toplumu sonuçsuz açılıp kapanan “fırsat pencereleri” söylemlerinden yorulmuş durumda. Sorunun sürüncemede kalmasından, bölünmüşlüğün kalıcı hale gelmesinden ve yeni kuşakların dikenli teller ve mevcut durum dışında bir gerçeklik tanımadan büyümesinden bıkkınlık duyuluyor. Bu nedenle her yeni girişimin hem ciddiyetle hem de aciliyet duygusuyla ele alınması gerekiyor.
Gerçek şu ki zaman çözümden yana işlemiyor. Müzakereler askıda kaldıkça sahadaki fiili durumlar güçleniyor. Diyaloğun yokluğu normalleştikçe yeniden birleşme perspektifi daha da uzaklaşıyor. Durgunluk tarafsız bir durum değil; sonuç üretir ve bu sonuçlar ne yazık ki bölünmüşlüğü derinleştirir.
Bu nedenle, müzakerelerin yeniden başlaması yalnızca sıradan bir diplomatik gelişme olarak görülmemeli.
Aynı zamanda samimiyet gerekiyor. Geçmişte önemli fırsatlar kaybedildi. Sorumluluklar defalarca tartışıldı. Ancak bugün önemli olan, bu hataların tekrarlanmamasıdır. Tutarlılık, net bir yön ve üzerinde uzlaşılan çözüm çerçevesine bağlılık şarttır. Belirsizlikler, geri adımlar ve çelişkili mesajlar yalnızca zarar verir.
Belki de bu dönemin en önemli unsuru, çözüm perspektifinin yeniden gündeme gelmesidir. Bu perspektif ne kadar kırılgan olursa olsun değerlidir. Çünkü onlarca yıldır devam eden bu sorunda en büyük tehlike, yeni bir girişimin başarısız olması değil, artık denemekten vazgeçilmesidir.
*
Seçimden önce ve hemen sonrasında Kıbrıs Rum toplumundaki siyaset sahnesinde, mevcut düzene mesafe koyduğunu ima eden, “yeni” ve “farklı” olma iddiasıyla öne çıkan, kendini sistem karşıtı olarak tanıtan siyasi oluşumlarla sıkça karşılaştık. Nitekim toplumdaki memnuniyetsizlik ve arayışın bir yansıması olarak, bu oluşumlar seçim sonuçlarında belirli ölçüde karşılık buldu da. Ancak bu söylemlerin ne ölçüde gerçek bir değişime işaret ettiği, ne ölçüde ise Kıbrıs’taki yerleşik siyasi çerçeve içinde yeniden üretilen bir yaklaşım olduğu sorusu, hâlâ net bir yanıt bulmuş değil. Haravgi gazetesindeki Tek gerçek “sistem karşıtı” duruş kapitalizme karşı mücadeledir başlıklı ve Andreas Apostratos imzalı makalede de bu tartışma kapsamı içinde yer alıyordu. Paylaşıyoruz s d.
*
Yeni siyasi oluşumların kendilerini “sistem karşıtı”, “bağımsız” ya da “yolsuzluk karşıtı” olarak pazarlamaları, burjuva demokrasilerinde tekrar eden bir olgudur. Bu partilerin neden ortaya çıktığını ve gerçekte hangi rolü oynadıklarını anlayabilmek için, kişilere, isimlere ve iletişim şovlarına odaklanmak yerine kapitalist sistemin siyasal ve ideolojik zeminine bakmak gerekir.
Kapitalizm koşullarında gerçek iktidar yalnızca hükümet sıralarında değil, bankaların ve büyük sermayenin elinde bulunur. Resmî kurumlar, geleneksel burjuva partileri ve siyasi kadrolar bu ekonomik egemenliğin yöneticileri olarak işlev görür. Ancak uygulanan halk karşıtı politikalar öfke, yoksulluk ve güvensizlik biriktirdikçe, geleneksel iktidar partileri yıpranır. Toplumsal hoşnutsuzluk büyür ve sorunun kökenine yönelen bilinçli bir sorgulamaya dönüşme potansiyeli kazanır.
Tam da bu noktada, yeni “alternatif” partilerin nesnel rolü devreye girer. Sistem, kendisini koruyabilmek için bir tür basınç boşaltma mekanizmasına ihtiyaç duyar. Bu geçici siyasi oluşumlar birer tampon görevi görür. Halkın öfkesinin yarattığı sarsıntıları emer, tepkileri kontrol altına alır ve bunları yeniden zararsız parlamenter sınırlar içine yönlendirir. Sorunu “kişiler” ya da “yönetim” meselesi olarak sunar, asıl nedenin ise ekonomik sistemin kendisi olduğunu gizler.
Bu tür oluşumlar çoğu zaman, hayal kırıklığına uğramış yurttaşın kulağına hoş gelen, muğlak ve siyasetsizleştirilmiş bir dil kullanır. Yeni yöntemler, dijital araçlar ya da “temiz” bir yönetim vaat ederler.
Ancak sınıfsal bir analizden yoksun oldukları ve üretim araçlarının mülkiyetiyle yüzleşmeyi amaçlamadıkları için, ilk kritik oylamada ya da bir makam mücadelesi gündeme geldiğinde hızla sisteme entegre olurlar. En sistem içi güçlerle ittifak kurarak burjuva düzeninin istikrarına hizmet eden unsurlara dönüşürler.
“Doğrudan Demokrasi” örneği bu açıdan çarpıcıdır. Sisteme karşı duruş ve “kararları halk uygulamalar üzerinden verecek” vaadi üzerine kurulan bu siyasi yapı, ilk kritik oylamada kendi varlık iddiasını fiilen ortadan kaldırmıştır.
Sonuç olarak, kapitalizm içinde “yeni” ve “yıpranmamış” yüzlerin öne çıkması, sistemin sömürü niteliğini değiştirmez. Sistemi yeni parlamenter formüllerle düzeltme çabaları, sonunda toplumun yanıltılmasına yol açar.
Gerçek ve tutarlı sistem karşıtı duruş, kolay sloganlarda ya da ilk fırsatta koltukla sınanan söylemlerde bulunmaz. Bu duruş yalnızca, sorunun köküne, yani kapitalist sistemin kendisine karşı yürütülen örgütlü ve sınıfsal mücadelede yer alır. Bunun dışındaki her seçenek, kendisini ne kadar “radikal” ya da “yenilikçi” olarak sunsa da, sonunda toplumun bir kez daha “doğrudan” bir aldatmayla karşı karşıya kalmasına yol açacaktır.
*
MAKALE
Fileleftheros gazetesinden
Kostas Venizelos
Kıbrıs sorununda yaşadığımız sayısız “sıcak” siyasi yaz
“Kıbrıs sorunu için sıcak yaz.” Geçmişten manşetler. Zaman içinde tekrar eden, alışılagelmiş manşetler. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin kişisel temsilcisi Maria Angela Olgin bölgeye yeniden gelerek gelişmeler olacağını duyurdu. Elbette temennimiz, gerçekten ciddi ve özlü gelişmeler yaşanmasıdır. Zira Kıbrıs’ta siyasi anlamda “sıcak yazların” uzun bir geçmişi vardır.
Daha önce de ifade edildiği gibi, hedef bir sonraki aşamanın hazırlanmasıdır ve bu da Kıbrıs sorunu için gayriresmî beşli konferansın toplanmasını içeriyor. Bu toplantının Temmuz sonu ya da Ağustos başında yapılması öngörülüyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, görev süresinin Kasım ayında sona erecek olmasıyla birlikte, Kıbrıs sorununu Avrupa Birliği–Türkiye ilişkileriyle bağlantılı şekilde ele alma konusunda ısrarcı olduğu açık. Nasıl? Bilinen ve tekrar eden yöntemle. Türkiye’nin Avrupa alanında teşvik edilmesi ve Kıbrıs konusunda işbirliğine yönlendirilmesi. Bu model, geçmişte ABD’nin Kıbrıs özel temsilcisi olan merhum Richard Holbrooke döneminden beri denenmiş bir yaklaşımdır.
Elbette şartlar değişir. Muhtemelen Genel Sekreter’in önünde bizim bilmediğimiz veriler vardır. Ya da belki de görev süresini tamamlamadan önce bir “miras” bırakmak adına son bir girişimde bulunma niyetindedir.
Buradaki kilit unsur, Türkiye’nin tutumudur. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin savunma bakanlarını taşıyan devlet uçaklarına tacizde bulunan bir ülke, gerçekten Avrupa ile ilişkilerinde ilerleme istiyor mudur? Yunanistan, Fransa ve Hollanda savunma bakanlarını taşıyan uçaklara yönelik son müdahaleler bu soruyu gündeme getiriyor. Bu son hamlenin birçok boyutu bulunuyor. Aynı zamanda Kıbrıs sorunu ile de bağlantılıdır. İşgal altındaki Tümbü’den kalkan iki F-16 uçağının müdahalesi, Türkiye’nin ayrılıkçı yapının egemen bir varlık olduğu yönündeki tezini destekleme çabasının parçasıdır. Bu, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden ayrı bir yapı olduğu iddiasını pekiştirmeye yöneliktir. Aynı zamanda özellikle Fransa’ya—Kıbrıs ile imzalanan anlaşma da dikkate alınarak—Avrupalılara bir mesaj verme çabasıdır: Türkiye’nin onayı ve katılımı olmadan politikalar oluşturulamayacağı yönünde bir mesaj. Kıbrıs bağlamında ise bu adım, iki ayrı varlığı öngören çözüme yönelik Türkiye’nin kalıcı tezini yansıtmaktadır.
Türkiye’nin 1974’ten bu yana geçen 52 yıl boyunca, Kıbrıs sorununda defalarca hareketlilik yaşandı ve “fırsat pencereleri”nden söz edildi. Bu çerçevede “kaçırılan fırsatlar” söylemi de sık sık ortaya atıldı. Ancak şu aşamada henüz bir “kaçırılmış fırsattan” söz etmek mümkün değil; çünkü yine sürecin hazırlık aşamasındayız.
Yeni girişimin ilerleyip ilerlemeyeceği, büyük ölçüde Türkiye’ye bağlıdır. Türkiye’nin niyetine, yaklaşımına bağlıdır. Eğer Kıbrıs sorunda bir anlaşmanın ve Yunanistan ile ilişkilerin normalleşmesinin kendi çıkarına olacağını görürse, bugün kapalı olan yolların açılabileceğini fark ederse, ilerleme mümkün olabilir. Aynı şekilde, devam eden işgalin bir maliyeti olduğunu da hissetmelidir. Bu maliyetin ortaya konması ise Yunanistan ve Kıbrıs tarafından sağlanmalıdır.
Eğer Türkiye yayılmacı hedeflerinde ısrar eder, “Mavi Vatan” politikasını sürdürür ve adanın tamamı üzerinde kontrol kurmayı amaçlayan bir yaklaşımı benimsemeye devam ederse, bu girişim ilerleme kaydedemez.
Aynı zamanda, bu durum herkes için geçerli olmak üzere, şunun da netleşmesi gerekir: “çözüm” derken, işgalin sonuçlarının meşrulaştırılması kastedilmemelidir. Aksine, çözüm tüm tarafların, özellikle de Kıbrıslıların çıkarına hizmet etmelidir. Böyle bir çözümle Kıbrıs özgürlüğüne kavuşmalı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin birliği yeniden tesis edilmelidir. Herhangi bir ek veya sapma olmaksızın.
Son Güncelleme: 11 Haziran 2026 - 15:06
https://tr.news.rik.cy/tr/article/2026/6/11/kibris-rum-gazetelerinden-9074124/