Fileleftheros Gazetesinin Ana Haberi
Pindaru'nun Üzerinde Kurum Dışı Müdahale Endişesi
DİSİ içinde parti dışı aktörlerin rolüne ilişkin kaygılar
Siyasi Büro toplantısının ardından rahatsızlık büyüdü
Akşam yemeğinin yankıları tartışılmaya devam ediyor
Son dönemde yaşanan gelişmelerin ardından DİSİ içerisinde birçok parti yetkilisi kaygı ve rahatsızlık duyuy
.Parti Siyasi Bürosu toplantısı oldukça gergin geçti. Toplantı sırasında dışarıya kadar ulaşan yüksek sesler, hâkim olan gergin atmosferin yansıması olarak değerlendirildi.
Parti yöneticileri ve milletvekilleri arasında, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin süreçler ve yeni bir bölünme yaşanması ihtimalinin yaratabileceği riskler konusunda soru işaretleri bulunuyor. Bunun yanında, kurum dışı aktörlerin oynadığı role ilişkin hâlâ yanıt bekleyen sorular da tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Bu konu hem Siyasi Büro toplantısının ardından hem de hafta sonu boyunca DİSİ çevrelerinde yoğun şekilde gündeme geldi. Parti üyeleri ve yöneticileri, parti başkanından açık ve net açıklamalar bekliyor.
Politis Gazetesinin Ana Haberi
Mevduat Tıraşı Mağdurlarına İkinci Ödeme
Ulusal Dayanışma Fonu'nun 2026 bütçesi bugün Temsilciler Meclisi Ekonomi Komitesi'nde ele alınacak
Kıbrıs Bankası ve Laiki Bankası'nda mevduatları tıraşlanan mevduat sahipleri ile tahvil sahiplerine, Ulusal Dayanışma Fonu aracılığıyla 2026 yılı içerisinde toplam 28,7 milyon avro ödenmesi öngörülüyor.
Söz konusu ödeme, mevduat tıraşı nedeniyle uğranılan kayıpların kısmen telafi edilmesine yönelik sürecin ikinci aşamasını oluşturuyor.
Bu tutar, geçen yıl eylül ayında 4 bin 524 hak sahibi gerçek kişiye ödenen 44,36 milyon avronun belirgin şekilde altında kalıyor. Buna göre bu yıl yapılacak ödeme, geçen yılki ödemeye kıyasla yaklaşık 15,6 milyon avro ya da yüzde 35 daha düşük olacak.
Maliye Bakanlığı, Ulusal Dayanışma Fonu'nun 2026 bütçesini Temsilciler Meclisi'ne sundu. Bütçe bugün Meclis Ekonomi Komitesi'nin gündeminde görüşülecek.
Mevduatları tıraşlanan mevduat sahipleri ile tahvil sahiplerinin toplam taleplerinin yaklaşık 2 milyar avro olduğu belirtiliyor.
Haravgi Gazetesinin Ana Haberi
Atama Sistemi İçin Sokağa Çıkıyorlar
Eğitim örgütleri, okulların kadrolandırılması ve istihdamın güvence altına alınmasını öncelikli konu olarak görüyor
Öğretmen örgütleri, 8 Ekim Perşembe günü saat 17.00'de Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde düzenlenecek eylem için hazırlıklarını tamamlamak üzere. POED, OELMEK ve OLTEK güçlerini birleştirirken, eğitimde atama sisteminin geleceğini ve buna bağlı olarak 2027 Ağustos ayının ardından devlet okullarındaki kadrolaşmanın nasıl sağlanacağını gündemin merkezine yerleştiriyor.
Örgütler, hâlihazırda devlet eğitim sisteminde görev yapan kişilerin mağdur edilmeyeceği adil bir geçiş düzenlemesi talep ediyor. Aynı zamanda gelecekte oluşabilecek personel eksiklikleri konusunda da endişelerini dile getiriyorlar.
Eğitim Bakanlığı'na çağrıda bulunan örgütler, kapsamlı önerilerin ortaya konulmasını ve böylece gerçek anlamda bir diyalog sürecinin başlatılmasını istiyor.
Öte yandan bugün, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü. UNESCO, dünya genelinde öğretmen açığı bulunduğunu ortaya koyarken, 2030 yılına kadar ilave 44 milyon öğretmene ihtiyaç duyulacağını tahmin ediyor.
Alithia Gazetesinin Ana Haberi
Elektrik Fiyatlarında Üçüncü En Yüksek Artış
Eylül 2026 dönemine ilişkin Avrupa çapındaki hane halkı elektrik fiyatları analizi yayımlandı.
Uluslararası alanda tanınan Finlandiyalı analiz şirketi VaasaETT'nin verilerine göre, Kıbrıs'ta konut aboneleri için elektrik fiyatları yüzde 7 arttı.
Rapora göre ülkedeki elektrik fiyatının yüzde 81'i enerji maliyetlerinden kaynaklanıyor. Bu oran, 33 Avrupa ülkesi arasında açık ara en yüksek seviyede bulunuyor.
Geçtiğimiz ay, satın alma gücü dikkate alınarak yapılan hesaplamaya göre Kıbrıs'taki konut elektrik fiyatları Avrupa'nın yedinci en pahalı seviyesi olarak kaydedildi.
Veriler, petrol bağımlılığının azaltılmasında yaşanan başarısızlığın ülkeyi uluslararası enerji piyasalarındaki gelişmelerin etkilerine karşı kırılgan bırakmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.
*
POLİTİS
Guterres Sonrası Kıbrıs Sorunu: Kalıcı Bölünmeye mi Gidiyoruz?
Dionisis Dionisiu
Antonio Guterres'in görev süresinin 31 Aralık 2026'da sona erecek olması, teorik olarak Kıbrıs sorununun ya da BM kararlarının da sona ereceği anlamına gelmiyor. Ancak o tarihe kadar güvenilir ve ciddi bir müzakere süreci oluşturulamazsa, görevi devralacak kişinin gelişi çok daha görünür ve ciddi bir yön değişikliğini hızlandırabilir. Crans Montana'dan sonra zaten yeniden birleşme arayışından bölünmenin yönetilmesine doğru bir geçiş yaşandığı görülüyor.
Türk işgalinin üzerinden elli iki yıl geçmiş olmasına rağmen bazıları BM kararlarının değişmeden yürürlükte kaldığını savunuyor. Ayrılıkçı ilanı reddeden ve devletlere kuzeyde tek taraflı ilan edilen yapıyı tanımamaları çağrısında bulunan 541 ve 550 sayılı kararlar herhangi bir son kullanma tarihi içermiyor. Dolayısıyla Genel Sekreter değişti diye ya da çözüm bulunmadan onlarca yıl geçti diye geçerliliklerini yitirmiyorlar.
Aynı çevreler, zamanın geçmesinin yasa dışı bir ayrılığı kendiliğinden meşru bir devlete dönüştürmeyeceğini de savunuyor. Onlara göre bu kararlar, Kıbrıs Cumhuriyeti için yalnızca diplomatik bir argüman değil, esaslı bir koruma kalkanı olmaya devam ediyor.
Kısacası kurumsal süreklilik, Guterres'in görev süresinin çok ötesine uzanıyor.
Daha kuşkucu ama muhtemelen daha gerçekçi olan başka kesimler ise hukuki çerçevenin korunmasıyla, onu uygulamaya yönelik siyasi iradenin aynı şey olmadığını hatırlatıyor.
Guterres, 1 Ocak 2017'de BM Genel Sekreteri olarak göreve başladığında dünya bugün olduğundan çok daha az krizle karşı karşıyaydı. Kıbrıs'ta da sürecin önünü açabilecek iki lider bulunuyordu: Nikos Anastasiadis ve Mustafa Akıncı. Bu koşullarda Ban Ki-moon'dan görevi devraldı ve süreci ileri taşımaya çalıştı.
Ancak 2017'de Crans Montana'da yaşanan başarısızlık, 2004 referandumlarından sonra başlayan dönemin üzerine silinmesi zor bir iz bıraktı.
Özetle, BM kararları yürürlükte kalmaya devam ediyor olabilir ancak uluslararası aktörler artık daha çok yeni krizleri önleme rolüyle yetiniyor. BM bütçesindeki kesintiler de örgütün Kıbrıs'ta eskisi kadar etkin rol üstlenmesine giderek daha az imkân tanıyor.
Aynı zamanda kuzeydeki Türk askeri varlığı, savaş uçakları ve insansız hava araçlarının kalıcı konuşlandırılmasıyla güçlendiriliyor. Kıbrıs Cumhuriyeti de buna karşılık benzer savunma yatırımlarına yöneliyor ve Yunanistan'ın yanı sıra İsrail ve Fransa ile ilişkilerini geliştiriyor.
Kısacası Guterres'in ardından Kıbrıs dosyasını devralacak kişinin bu konuya ne kadar kişisel yatırım yapacağı belli değil. Yeni bir Genel Sekreter'in zamana, bilgiye ve her şeyden önemlisi siyasi sermaye harcamayı gerektirecek nedenlere ihtiyacı olacak.
Ne Kıbrıs sorunundan tamamen vazgeçeceği söylenebilir ne de onu öncelikli dosyaları arasına koyacağı garanti edilebilir. Belirleyici olacak unsur, önünde üzerinde uzlaşılmış bir yol haritası mı yoksa yeni bir karşılıklı suçlamalar listesi mi bulacağıdır.
Savaşlar, insani felaketler, iklim krizi ve ekonomik baskılar da uluslararası diplomasinin zamanını ve kaynaklarını giderek daha fazla tüketiyor.
Ancak 2017 ile yapılan karşılaştırmalar o dönemi romantikleştirmemeli. Kıbrıs'ın sorunu yalnızca başka krizlerin daha acil görülmesi değil. Sorun, peş peşe yaşanan başarısızlıklardan sonra dosyanın artık başarı şansı düşük bir mesele olarak görülmeye başlanmasıdır.
Guterres Kıbrıs sorununda iki kez girişimde bulundu. Birini göreve gelir gelmez, diğerini ise geçen mayıs ayında, görev süresinin sona ermesine birkaç ay kala yaptı. İkisinde de duvara tosladı.
Peki yeni Genel Sekreter aynı şeyi neden tekrarlasın?
2017 sonrasında Türkiye'nin Kıbrıs sorununa yaklaşımı da denklemi daha zor hale getiriyor.
Ankara artık Kıbrıs sorununu kendi başına ele almıyor. Onu Doğu Akdeniz'deki güvenlik dengeleriyle, deniz yetki alanlarıyla, enerji politikalarıyla ve Avrupa'yla ilişkileriyle bağlantılı görüyor.
Bölgedeki rekabetin giderek sertleştiği bugünkü ortamda bu bağlantı daha da önem kazanıyor.
Türkiye'nin, federal çözüm yanlısı olarak görülen Tufan Erhürman'ın seçilmesinden sonra da iki devlet tezinde ısrar etmesi, Kıbrıs Türk toplumundaki liderlik değişikliğinin Türkiye'nin stratejisinde değişiklik anlamına gelmediğini gösteriyor.
Bu durum iki farklı ihtimal yaratıyor.
Kıbrıs sorunu daha geniş bir pazarlığın içine sıkışabilir ve çözüm, Türkiye'nin başka hedefleri gerçekleşene kadar sürekli ertelenebilir.
Ama aynı zamanda Türkiye'ye belirli yükümlülükler karşılığında ekonomik ve diplomatik kazanımlar sağlayacak daha kapsamlı bir uzlaşmanın parçası da olabilir.
Lefkoşa açısından temel mesele, bu bağlantının kurallar ve karşılıklı kazanımlar temelinde şekillenmesini sağlamak; Türkiye'nin bölgesel öneminin Kıbrıs aleyhine yeni tavizlere dönüşmesini önlemektir.
Eğer Cumhurbaşkanı Hristodulidis, 2028'de yeniden seçilmesini kolaylaştıracak taktik hesaplara değil de Kıbrıs sorununun çözümüne daha fazla odaklanıyor olsaydı, belki de tablo farklı olabilirdi.
Türkiye'yi ya da Tufan Erhürman'ı haklı çıkarmak söz konusu değil. Ancak hem Birleşmiş Milletler'in hem de Lefkoşa'daki birçok Batılı diplomatın emin olduğu bir konu var:
Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, seçimlere bir yıl kala, hocası Nikos Anastasiadis'in Crans Montana sonrasında izlediği siyasetin neredeyse aynısını izliyor.
Liderlikler arasındaki büyüyen güvensizlik de ayrı bir engel oluşturuyor ancak tek başına açıklayıcı değil.
İyi kişisel ilişkiler; yetki paylaşımı, toprak düzenlemeleri ve güvenlik konularındaki anlaşmaların yerini tutamaz.
Tersine, birbirine güvenmeyen iki lider de açık taahhütler ve uygulanabilir mekanizmalar varsa etkili müzakereler yürütebilir.
Kıbrıs Rum liderliği siyasi eşitlik konusunda açık ve net olmak zorundadır.
Kıbrıs Türk liderliği ise asker, garantiler ve yönetilebilirlik konularındaki Kıbrıs Rum kaygılarını dikkate almak zorundadır.
İyi niyet beyanları tek başına yeterli değildir.
Toplumların müzakere sürecine duyduğu güvensizlik de ayrıca büyüyor.
İnsanlar yıllardır çözümün yaklaştığını duyuyor ama sonuç göremiyor. Bir noktadan sonra da sürece sırt çeviriyorlar.
Genç kuşakların ortak yaşam deneyimi son derece sınırlı. Çoğu zaman karşı tarafı tehdit anlatıları üzerinden tanıyorlar.
Yeni bir girişim, devletin nasıl işleyeceği, günlük güvenlik, çözümün maliyeti ve uygulanması gibi konularda açık bir toplumsal tartışmayı gerektiriyor.
Aksi halde liderler düzeyinde varılacak bir uzlaşma bile toplumsal destekten yoksun kalabilir.
Kanımca, eğer şimdi bir ilerleme sağlanamazsa, Guterres sonrasındaki dönemde bizi bekleyen en olası senaryo, geniş kapsamlı uluslararası tanınma gerçekleşmese bile giderek kalıcı bölünmeye yaklaşan bir süreç olacaktır.
Bu, kuzeyin Türkiye ile daha fazla bütünleşmesi ve iki toplum arasındaki iş birliğinin daha da azalması anlamına gelebilir.
Daha olumsuz bir senaryo ise kuzeyin dış ilişkilerinde seçici biçimde yükseltilmiş bir statü elde etmesi ve tam tanınma olmaksızın fiili kabulünün genişlemesidir.
Bu nedenle acil olan şey, yeni Genel Sekreter'in önüne yalnızca "çabaları sürdürün" talebinin konulması değildir.
Onun devralacağı dosyada kayıt altına alınmış yakınlaşmalar, belirlenmiş anlaşmazlık noktaları, üzerinde uzlaşılmış yöntemler ve tarafların somut taahhütleri bulunmalıdır.
Bugünkü veriler ışığında bunun gerçekleşmesi oldukça zor görünüyor.
Bu nedenle yeni Genel Sekreter görevi devraldığında işlerin daha da zorlaşması ihtimali oldukça yüksek.
*
Son Güncelleme: 05 Ekim 2026 - 14:29
https://tr.news.rik.cy/tr/article/2026/10/5/kibris-rum-gazetelerinden-05102026/