MAKALELER
Filelefteros’un Görüşü
Devletimiz, Varlığımızı Sürdürmenin ve Geleceğimizin Aracıdır
Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960'ta kuruluşundan bu yana büyük dayanıklılık gösteren bir devlet oldu ve olmaya devam ediyor. Boyutuna ve geçmişte yaşadığı, bugün de yaşamaya devam ettiği zorluklara rağmen ayakta kalmayı başardı. Kıbrıs devletinin ve Kıbrıs'ın tarihi her zaman çetin ve yokuşlu bir yol oldu.
Ancak açıktır ki, devlet ve halk olarak karşı karşıya kaldığımız bütün engellemelere ve sarsma girişimlerine rağmen ayakta kaldık, direndik ve yolumuza devam ediyoruz. Devleti ortadan kaldırmayı hedefleyen planlı ve sistematik girişimler başarısızlığa uğradı.
Kuşkusuz ciddi hatalar yapıldı. Yanlış değerlendirmeler oldu, bazı tehlikeler küçümsendi ve jeopolitik gelişmeler doğru hesaplanamadı. Buna rağmen devlet, kendisini ortadan kaldırmayı hedefleyen baskılara ve saldırılara karşı direnmeyi başardı. 1974'teki Türk işgalinden, toprakların işgal altına alınmasından ve nüfusun yerinden edilmesinden sonra bile ayakta kaldı.
52 yıldır Kıbrıs sorunu ne yazık ki çözümsüzlüğünü koruyor. İşgalci gücün olumsuz tutumuna rağmen bugüne kadar birçok girişimde bulunuldu ve bu çabalar sürüyor. Türkiye, adanın kontrolünü hedefleyen uzun vadeli stratejik amaçlarını ön planda tutmayı sürdürüyor. Böylesi bir yaklaşımla Kıbrıs sorununda uzlaşmaya varılması mümkün değildir. Böyle bir talebi kabul etmemiz söz konusu olamaz. Bu, siyasi intihar anlamına gelir.
Bu nedenle, halkın ve ülkenin varlığını sürdürmesiyle doğrudan bağlantılı olan işgalin yarattığı mevcut durumun değiştirilmesi mücadelesi devam ediyor. Bu mücadelede herkese yer vardır. Kıbrıslı Türkler de buna dahildir. Onların da geleceklerinin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin geleceğiyle ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğunu kavramaları gerekir. Kıbrıs sorununun, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin birliğinin yeniden tesis edilmesiyle çözülmesinde onların da çıkarı vardır.
1974'te, Türk işgalinin ardından, devletimizin geleceğimiz için sahip olduğumuz tek araç olduğu çok daha açık biçimde anlaşıldı.
Tarihsel süreç ve yaşanan gelişmeler, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin halkın varlığını koruyan bir kale ve bir kalkan olduğunu ortaya koymuştur. Cumhuriyet, geçmişte maruz kaldığı ve bugün de maruz kalmaya devam ettiği sürekli saldırılar karşısında halkın ayakta kalmasını sağlamıştır.
Bugünün mesajı açık olmalı ve birçok kesime ulaşmalıdır: Kıbrıs Cumhuriyeti'ni ortadan kaldıracak herhangi bir çözüme karşı durmak değişmez bir ilkedir. Ortaya çıkacak çözüm Kıbrıs Cumhuriyeti'ne dayanmalıdır. Aksi takdirde, yapılacak bir anlaşma Kıbrıs Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırıyor ya da onun konumunu zayıflatıyorsa, bu siyasi intihar anlamına gelecektir.
*
Politis'in Görüşü
1 Ekim Bize Ne Öğretiyor?
1 Ekim yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının ilan edildiği günü kutladığımız bir tarih değildir. Her yıldönümü gibi bu gün de, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 66 yıllık tarihinde neleri başardığını, neleri başaramadığını ve bugün varlığının ne anlam taşıdığını yeniden düşünmek için bir fırsattır.
Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında zor ve karmaşık koşullar altında kuruldu. Yunanistan'la birleşme hedefinden vazgeçilmesi yeni bir dönemin kapısını açtı. Ancak bunun anlamı o dönemde hemen kavranamadı.
Birkaç yıl sonra Cumhuriyet toplumlararası çatışmalarla ve 1974'te de Türk işgali gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Buna rağmen ayakta kaldı. Krizlere, bölünmüşlüğe, dış baskılara ve yeni oldubittiler yaratma girişimlerine rağmen, bugün hâlâ bütün Kıbrıs'ın uluslararası alanda tanınan devleti olmayı sürdürüyor. Avrupa Birliği'nin ve avro bölgesinin bir üyesi olarak varlığını devam ettiriyor.
Bu, en önemli başarıdır ve bu başarı Kıbrıslı Rum toplumuna aittir. Siyasi liderliklerin yaptığı çok sayıda hataya ve çözüm fırsatlarının kaçırılmış olmasına rağmen, devlet yapımız güçlenmiştir. Ancak bu gerçek bizi yanlış sonuçlara götürmemelidir.
Özellikle Kıbrıslı Rumlar açısından Kıbrıs Cumhuriyeti, yalnızca işgale ve Türkiye'nin adanın kuzeyinde ikinci bir devlet oluşturma çabalarına karşı bir koruma kalkanı olarak görülmemelidir. Cumhuriyet, kurumsal olarak güçlü bir yapı olduğu için, işgalin sona erdirilmesini ve vatanın yeniden birleşmesini sağlayabilecek araç olma özelliğini de taşımaktadır.
Bu perspektif ise Kıbrıslı Türklere açılmaktan korkmamayı gerektirir.
Bugün, Cumhuriyet'in kuruluşundan 66 yıl sonra, Kıbrıs sorununun çözümüne giden yol hâlâ Birleşmiş Milletler'in yürüttüğü çabalardan geçiyor. Maria Angela Holguin görevini sürdürüyor ve yeni bir sürecin yeniden başlaması için gerekli koşulları oluşturmak amacıyla ekim ayında yeniden Kıbrıs'a dönmesi bekleniyor. Yakınlaşmaların kayıt altına alınması çalışması da tamamlandı ve müzakereler başladığında tarafların kullanımına sunulacak.
Mevcut koşullar, devlet ve siyasi liderliğin taşıdığı sorumluluğun farkına varmasını gerektiriyor. Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin ortak evi olacak federal bir devlete dönüşebilir. Bu, Cumhuriyet'in ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Aksine, tarihsel devamlılığının ülkenin yeniden birleşmesi için değerlendirilmesi anlamına gelir.
Bu nedenle Cumhuriyet, tek bir toplumun mülkü gibi görülmemelidir. 1960'ta kurulan anayasal düzen, iki toplumun katılımı ve birlikte varlığı üzerine inşa edilmişti. İki toplum ortaktır.
Dolayısıyla 1 Ekim bize yalnızca neyi savunmamız gerektiğini değil, hangi adımları atmaya cesaret etmemiz gerektiğini de hatırlatıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti'ni, hukuk devletini ve kurumlarını güçlendirerek korumalıyız. Günlük siyasi tartışmaların bizi asıl hedeften uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.
Çünkü gerçek hedefimiz yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ayakta kalması değildir.
Gerçek hedef, Kıbrıs'ın bu Cumhuriyet aracılığıyla yeniden birleşmesidir.
*
Politis 30.10.26
Cumhurbaşkanının İç Kamuoyuna Yönelik Israrı: Hristodulidis Aynı Söylemi Sürdürüyor ve Çıkmaz Olmadığında Israr Ediyor
Hristos Yeorgiu’nun
Bugün Cumhurbaşkanı'nın, New York'ta yaşananlarla ilgili olarak Ulusal Konsey'i bilgilendirmesi bekleniyor. Elbette bu bilgilendirme, gelişmelerin bizim tarafın yorumlayıp sunduğu şekliyle aktarılması temelinde yapılacak.
Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, bir kez daha aynı söylem kalıbını tekrarlayarak, Kıbrıs sorununda herhangi bir hareketlilik bulunmadığı yönündeki genel tabloya rağmen, "hiçbir şekilde çıkmazda olmadığımız" algısını yaratmaya çalışıyor. Bunu, New York'ta iki liderin BM Genel Sekreteri ile ayrı ayrı gerçekleştirdiği temasların somut bir sonuç üretmemesine ve herhangi bir çıkış yolu ortaya koymamasına rağmen dile getiriyor.
BM Genel Sekreteri'nin kişisel temsilcisi Maria Angela Holguin'in müdahalesi de diyalog için gerekli zeminin bulunmadığı yönündeydi. Yapılan açıklamalar da, karar olmayan kararlar da, tarafların müzakerelerin yeniden başlamasına yaklaştığına dair herhangi bir somut gösterge bulunmadığını ortaya koyuyor. Aksine, son gelişmelere ilişkin farklı değerlendirmeler, hem süreç hem de öz bakımından varlığını koruyan derin görüş ayrılığını teyit ediyor.
Yıpranan Bir Söylem Mi?
Bütün bunlara rağmen Nikos Hristodulidis, gerçeklikten uzaklaşan bir söylemi sürdürerek ortada bir çıkmaz bulunmadığında ısrar ediyor. Cumhurbaşkanı, "Rum tarafının müzakerelerin yöntemi, özü ve Güven Yaratıcı Önlemler konusunda somut ve yapıcı öneriler sunduğunu" savunuyor. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin sürecin yeniden başlatılmasına yönelik bağlılığına ve Avrupa Birliği'nin Türkiye karşısında oynayabileceği role atıfta bulunuyor.
Ancak Holguin'in bizzat ortaya koyduğu tablo tamamen farklı ve başka türlü yorumlanabilecek nitelikte değil. BM temsilcisi, siyasi irade, iş birliği ve karşılıklı yarar arayışının eksikliğinden söz ederken, barış çabaları açısından elverişli ortamın giderek kaybedildiği uyarısında bulundu. Aynı zamanda yeni bir müzakere süreci başlamadan önce yeni engeller yaratılması yerine, daha önce üzerinde uzlaşılmış Güven Yaratıcı Önlemler'in hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı.
Kıbrıs Türk toplumu lideri Tufan Erhürman da Güven Yaratıcı Önlemler konusunda, Rum tarafının BM Genel Sekreteri'nin daha önce masaya koyduğu önerileri görüşmek yerine 19 yeni öneri sunduğunu ileri sürüyor. Erhürman'a göre bu durum, gündemin değiştirildiği ve hedeflerin kaydırıldığı yönünde bir izlenim yaratıyor.
Mesajın Muhatabı
Bu koşullar altında Cumhurbaşkanı'nın tekrar tekrar dile getirdiği "çıkmaz yok" yaklaşımı, BM Genel Sekreteri'nin ve Holguin'in ortaya koyduğu olgulara ilişkin bir değerlendirmeden çok, iç kamuoyuna yönelik siyasi bir mesaj niteliği taşıyor.
Kısacası Cumhurbaşkanı'nın mevcut dönemde bu söylemde ısrar etmesi, yakın zamanda somut bir gelişmenin yaşanacağına işaret eden bir durumdan ziyade, sürece ilişkin siyasi bir tutum olarak görülüyor. BM'nin müzakerelerin yeniden başlaması için gerekli koşulları yaratmaya yönelik çabalarını sürdürmesi, sürecin tamamen terk edildiği anlamına gelmiyor. Ancak bu durum, gerekli siyasi dinamiğin şimdiden oluştuğu anlamına da gelmiyor.
Holguin'in ekim ayında yeniden Kıbrıs'a dönmesi, mevcut atmosferin değişip değişmeyeceğini gösterecek. Şimdilik ortaya çıkan tablo değişmiş değil. Süreç açıklamalar ve temaslar düzeyinde devam ediyor, ancak müzakerelerin anlamlı biçimde yeniden başlaması için gerekli temel unsur olan siyasi iradeden hâlâ yoksun görünüyor.
*
F-16 Viper'lar ve Tukidides Dede
Yorgos Dzivas
Yunanistan'a ait F-16 Viper savaş uçakları büyük gürültü kopardı. Aynı zamanda endişe de yarattı, çünkü bu uçakların Kıbrıs'ta konuşlandığını ve bu kadar alçaktan uçtuğunu görme şansımız pek olmamıştı.
İki gün önce, Akropolis'te bir daireden izlemiştim, Ay Demet üzerinden geçtiler. O kadar hızlı ve düz bir çizgi üzerinde uçuyorlardı ki içimde bir merak, bir tedirginlik, kısacası alışılmadık bir duygu uyandı... Acaba nereye kadar gideceklerdi? Beşparmaklar'a kadar mı? Belki...Girne'ye kadar mı? Sadece birkaç saniye süren düşünceler, duygular işte...
Yunan F-16 Viper'ları Ay Demet'i ve Lefkoşa'nın başka bölgelerini de ayağa kaldırdı. Sola dönüş yapıp güneye doğru yöneldiler ve arkalarında ürkütücü bir uğultu bıraktılar... Sadece iki uçaktı...
Bugün dört uçak uçacak! Demek ki kulakları sağır edici bir gövde gösterisine hazır olmak gerekiyor. Ama bu arada, kafamda bir soru işareti oluşmadı desem yalan olur. İki uçak işgal altındaki bölgeye geçmiş miydi? Sınırın tam olarak nereden geçtiğini bilir mi uçaklar?...
Türkler, Yunan uçaklarının kendi hava sahalarını ihlal ettiğini söylüyor. Öyle diyorlar... Buna inanmıyorum. Çünkü gerçekten böyle bir şey olduysa, o zaman demektir ki her şey olabilir!... Hah!
İşin komik yanı; yarım asırdır Türk savaş uçakları, her yıldönümü kutlamasında bizim tepemizde cirit atarken kılı kıpırdamayanlar, Yunan uçaklarının uçuşu karşısında endişeye kapıldılar.
Bana öyle geliyor ki bizim tarafta duyulan endişe, karşı tarafta duyulandan daha fazlaydı...
Ama her hâlükârda bugün geçit törenine ilgi her zamankinden fazla olacak... Kıbrıs'ın çevresinde bir şeylerin döndüğü muhakkak. Zaten kaynamakta olan Doğu Akdeniz suları giderek daha da kabarmaya başlıyor. O yüzden de her ihtimale karşı hazırlıklı olmakta fayda var… Her ihtimal derken neyi mi kastediyorum? Satranç zekâ ve dikkat gerektiren bir oyundur. Kıbrıs'ta Yunan savaş uçaklarının bulunması nedeniyle kibirlenip böbürlenmek olmaz. Burada olsunlar, iyidir, isterse daha fazlası da gelsin. Asıl mesele Kıbrıs halkının ne hissettiğidir.
Tüm yaşadıklarımızdan sonra soğukkanlı olmamızda fayda var. Asıl amaç ne? Karşıdakilerin bir rakibi olduğunu hissetmesi. Yarım asırdan fazladır gökyüzüne kayıtsızca, saf saf bakmakla yetiniyoruz. Şimdi bir hareketlenme var... Ama bu mesaj yalnızca Türkiye'ye yönelik değil, Yunanistan'a da. Sonuçta, cunta zamanında onları buraya taşıyan garantör güç Yunanistan değil miydi?
Eğer onları geri gönderecek gücü yoksa da, en azından Kıbrıs Cumhuriyeti'ni çelik bir iradeyle koruma altına alsın hiç olmazsa. Ve eğer bir gün gerçekten anlamlı müzakereler yapılacaksa, o zaman onlarla konuşalım ama savunmasız bir konumda da olmayalım.
İşin aslını Tükidides Dede 2 bin yıl söylemişti ve aradan geçen onca zamandır yanlış olduğunu gösterebilecek kimse çıkmadı.
Çevirenin notu: Tükidides: "Güçlü olan gücünün yettiğini yapar, zayıf olansa güçsüzlüğünün dayattığına katlanır”. Peloponez Savaşı, Milos Diyaloğu kısmında.
*
Haravgi 30.09.26
Cumhurbaşkanlığı'nın ve Pindaru’nun Gündeminde Ne Kıbrıs Sorunu Var Ne de Hayat Pahalılığı
Neofitos Neofitu
Kıbrıs ciddi ve acil sorunlarla karşı karşıyayken, DİSİ’deki siyasi çekişme tek bir sorunun etrafında dönüyor: 2028’de Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kim oturacak? Kamuoyuna yansıyan bilgiler, Nikos Hristodulidis, Averof Neofitu ve Annita Dimitriu’nun adaylıklarının, parti içinde derin bir ayrışmayı ve sert bir iktidar mücadelesini gözler önüne serdiğini gösteriyor.
Üstelik bütün bunlar ülke açısından kritik bir dönemde yaşanıyor. Kıbrıs sorunu dokuz yıldır uzayan bir çıkmaz içinde bulunuyor ve müzakerelerin yeniden başlamasına dair somut bir perspektif görünmüyor. Hayat pahalılığı ve yükselen enerji maliyetleri ise her gün binlerce haneyi ve küçük işletmeyi daha da zorluyor. Bunun yanında emeklilik sistemi ve diğer ciddi sosyal sorunlar da çözümsüz şekilde gündemdeki yerini koruyor.
Buna rağmen, Pindaru’daki DİSİ Genel Merkezi ile Cumhurbaşkanlığı’nın siyasi ilgisi 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklanmış görünüyor. Yaşanan gelişmelerin ortaya koyduğuna göre, uzun bir süre boyunca perde arkasında çözüm bulunmaya çalışıldı; hatta medyada etkili, parti dışından güçlü isimlerin de bu çabalara dahil olduğu anlaşılıyor. Ancak mutabakat sağlanamayınca parti içindeki anlaşmazlıklar gün yüzüne çıktı. Karşılıklı suçlamalar ve devlet makamlarının nasıl paylaşılacağının planlandığına ilişkin ifşalar da bununla birlikte ortaya saçıldı. Vatandaşların görüp duyduğu ve ülkenin siyasi yaşamına duyduğu saygıyı aşındıran da tam olarak bunlardır.
Tartışmaların merkezinde Averof Neofitu ile Annita Dimitriu arasındaki ilişki yer aldı. İddialara göre, Averof Neofitu’nun Annita Dimitriu’nun Temsilciler Meclisi Başkanlığına seçilmesini desteklemesi, karşılığında da Dimitriu’nun ileride onun Cumhurbaşkanlığı adaylığını desteklemesi yönünde gayri resmî bir siyasi plan bulunuyordu. Ancak Annita Dimitriu’nun bizzat Cumhurbaşkanlığına aday olma girişimi dengeleri değiştirmiş görünüyor.
Böylece DİSİ bugün Hristodulidis, Neofitu ve Dimitriu’nun adaylıkları etrafında şekillenen üç farklı cepheyle karşı karşıya bulunuyor. Hiç kimse geri adım atmaya niyetli görünmüyor ve mücadele giderek sertleşeceğe benziyor. Asıl acı olan ise perde arkasında yaptıkları karşısında utanmaları gerekirken, parti saflarını sıklaştıracağını düşünerek AKEL öcüsüne sarılmalarıdır.
Önce kendi siyasi alanlarında olup bitene baksınlar ve AKEL’i rahat bıraksınlar. AKEL’in görevi, diğer ilerici güçler ve sivil toplumla birlikte, ülkenin ihtiyaç duyduğu büyük değişime öncülük etmektir. Bu değişim, Kıbrıs’ın kurtuluşu ve yeniden birleşmesinin yanı sıra, ulusal gelirin daha adil dağıtılması ve yeniden dağıtılmasını, daha adil ve daha dayanışmacı bir toplumun oluşturulmasını da kapsıyor.
*
Filelefteros
Ortalığı karıştıran ve DİSİ’nin Önündeki Üç Seçenek
Kostas Venizelos
Sağın apartmanında yaşanan sayısız krizden bir yenisi daha gündemde. Bu kez partinin eski başkanı Averof Neofitu fitili ateşleyen kişi rolünü üstlendi. Şubat 2028'de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri için adaylığını açıklamakta acele etti.
Adaylığının gerekçesi olarak Kıbrıs sorununda ilerleme kaydedilememesini gösterdi. Üstelik bunu seçimlere daha 17 ay varken yaparak, yürütülen çabaların başarısızlıkla sonuçlanacağını peşinen ilan etti. Oysa tam da bu sırada BM Genel Sekreteri'nin Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin, ekim ayında temaslarda bulunmak üzere Kıbrıs'a geleceğini açıklamış ve yakınlaşmalar belgesinin tamamlandığını duyurmuştu. Her ne kadar ufukta somut bir çözüm perspektifi görünmese de süreçteki hareketlilik sürüyor.
Holguin'in bu müdahalesi, DİSİ eski başkanının ortaya koyduğu söylemi boşa çıkarmış sayılabilir. Çünkü adaylığını açıklarken, "Kıbrıs sorunu için umut penceresi ne yazık ki kapalı kalmıştır" demişti. Peki neden kapalı kalmıştı? Ona göre bunun nedeni, "ülke liderliğinin alışılmış yolu tercih etmesiydi." Yani ilerleme sağlanmamasının ve herhangi bir sürecin başlamamasının sorumlusu ülke yönetimiydi. Bu sorumluluğun neden işgal tarafına değil de ülke yönetimine yüklendiği ise başka bir tartışma konusu ve bugünkü yazının kapsamında değil.
Adaylık açıklamasının erkenden yapılmasının amacı, oyunun kurallarını daha baştan kendi lehine şekillendirmekti. Futboldan anladığı biliniyor; sonuçta tarihi "Evagoras" kulübünün de başkanlığını yapmıştı. Ancak Averof'un bu hamlesi işe yarar mı? DİSİ, 2023'te yaşadıklarını yeniden yaşamamak için onu destekler mi?
DİSİ’nin ikinci bir 2023 deneyimini kaldırması kolay görünmüyor. Ancak Averof'un resmi parti adayı olarak benimsenmesi, özellikle de bunun gerçekleşme biçimi, partinin eski başkanı tarafından adeta zorla belirli bir yola sürüklenmesi anlamına geliyor. Averof Neofitu'nun niyetleri uzun zamandır biliniyordu. Kendi ekibini ve siyasi mekanizmasını kurmuştu. Buna rağmen Pindaru'da yapılan açıklamanın şaşkınlık yarattığı görüldü. Averof ise Philenews'e verdiği görüntülü söyleşide gazeteci Friksos Dalitis'e konuşurken, niyetlerini Annita Dimitriu'ya önceden bildirdiğini söyledi.
DİSİ, 2023 krizini yönetmekten kaçındığı için bugün yeni bir krizle karşı karşıya bulunuyor. Parti yönetiminin 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki yenilginin ardından verdiği tepki beklendiği gibi olmadı. Özellikle seçimlerin birinci ve ikinci turları arasında bazı parti yetkililerinin sergilediği tutum, DİSİ tarihinde daha önce görülmemiş boyutta bir tepki hareketi olarak kayda geçti. Söz konusu isimler, sözde "karşı cepheyi" temsil eden AKEL'in adayını desteklemeyi tercih etmişti. Sonrasında yaşananlar ise parti içindeki yaraların kapanmasını değil, daha da derinleşmesini sağladı.
DİSİ şimdi yeni bir krizle karşı karşıya. Parti Başkanı Annita Dimitriu da Cumhurbaşkanlığı için aday olmak istediğini açıkladı. Bu çıkış, Averof'a verilmiş "hesaplı bir cevap" mı? Siyaset gerçekten bundan mı ibaret? DİSİ açısından asıl soru, bu krizin aşılıp aşılamayacağıdır.
Partinin önünde ise en az üç seçenek bulunuyor.
Birincisi, Averof Neofitu'nun parti süreçlerinin dışında hareket ederek kendi yoluna gitmesi ve DİSİ'nin başka bir aday çıkarması. Bu durumda yollar tamamen ayrılmış olacak. Böyle bir senaryoda her iki tarafın da ikinci tura kalamaması ihtimali mevcut.
İkincisi, DİSİ'nin artıları ve eksileri hesaplayarak Averof'u desteklemesi ve bununla birlikte 2023 senaryosunun tekrarlanması riskini üstlenmesi. Ancak Annita Dimitriu'nun da Averof'un izlediği yolu seçerek adaylığa ilgi göstermesi, bu senaryoyu önemli ölçüde etkisizleştiriyor.
Üçüncüsü ise Averof Neofitu'nun ne yapacağından bağımsız olarak DİSİ'nin ilk turdan itibaren Nikos Hristodulidis'i desteklemesi. Bugün itibarıyla en güvenli seçenek gibi görünen de budur.
Son Güncelleme: 02 Ekim 2026 - 14:27
https://tr.news.rik.cy/tr/article/2026/10/2/kibris-rum-gazetelerinden-02102026/