Merhabalar sevgili dinleyenler,
Yeni bir K/Rum köşe yazarlarından programında daha yine birlikteyiz. Bugün ilk olarak sizlerle paylaşmak üzere Kıbrıs sorunuyla ilgili gelişmelere ilişkin görüşlerini kaleme alan birkaç makaleleyi seçtik. Hrisantos Manoli’nin Politis gazetesindeki, 20.10 tarihli yazısının başlığı “Lafı Gevelemeyin Sayın Guteres”. Bakalım yazar neler söylüyor.
MÜZİK
İsterdim ki, BM Genel Sekreteri raporunda konuyu daha farklı ortaya koysun. Çıkışsaydı şöyle bir. Hem iki topluma hem de –soruna BM çerçevesi dışında bir çözüm aranmasını istediği için sadece - Türkiye’ye.
Oysa O, suya sabuna dokunmamayı ve Kran Montana’dan sonra yaşanan durgunluk konusunda kimseye sorumluluk yüklememeyi tercih etti. İçinden zor geçilir ve belirsiz bir diplomasi diline birkaç çekingen tavsiye ve eleştiri gömmeyi tercih etti ve sert, iğneleyici ve uyarıcı bir dil kullanmaktan kaçındı. Zorlukla seçilebilir birkaç pırıltılı nokta hariç. Ama onlar da zaten, genellikle, sivri uçları olmayan, olayları kayıt altına almaktan ibaret bir enginlikte kaybolup gidiyor.
İsterdim ki iki liderin gecikmelerini, çift anlamlı sözlerini, kuyruklarını kınasın. Kim olayı geciktirme ve erteleme sporunda önde gidiyorsa ona daha fazla sorumluluk yüklesin.
Beklerdim ki, ona olan ihtiyacımız göz çıkardığına, ve Kran Montana’nın ürünü olduğuna göre “Guteres çerçevesini” bir güzel kendisi netleştirsin,/ bütün taraflar, belli bir zaman çerçevesi içinde kabul ettiklerini bildirmedikleri takdirde Lut’a yeşil ışık yakmasın.
İsterdim ki iki tarafın ve Türkiye’nin iki toplumlu, iki bölgeli federasyon zemini “dışında” bir arayışta olmasını kınasın. Beklerdim ki net olarak desin ki, “Bu süreç, siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu, iki bölgeli federasyon çözümüne ilişkindir ve başka türlü “fikirlere” açık değildir. Tarafını bu çerçevenin dışına çıkaran kim olursa olsun, sürecin dışında kalacak ve sorumluluk ona ait olacaktır”.
Guteres bunları yapmak yerine kapıdan olmasa da pencereden “yeni fikirler” soktu çerçeveye. Şimdi kim bilir “alternatif seçenekler” arayışı ve tartışması bizi nereye çıkarır ve daha ne kadar zamanımızı alır!?
Sayın Guteres’in daha kararlı olduğunu sanıyordum. Yeni fikirler tartışmasının,/ karar vermek istemeyenlerin ekmeğine yağ sürmek olduğunu bilmiyor mu acaba?
Allahtan, hiç olmasa, dolaylı olarak da olsa, sonsuz müzakerelerden kaçınmak için takvimlere net bir şekilde değindi ve dileyelim ki bu konuda sonuna kadar direnir. Şifreli olarak da olsa şunun altını çizmesini de önemli buluyorum: “İleriye doğru gelişecek olan sürecin, çok iyi hazırlanmış olması gerektiğine ve acil ihtiyaç duygusuyla hareket edilmesi gerektiğine inancım tamdır”. Ama konunun aciliyetine ve zaman kaybetmenin Kıbrıs ve halkı için ne kadar büyük yıkıcı etkiler taşıdığını anlatmak için raporun yarısını ayırabileceği ve bunları temellendirmek ve bizi uyarmak için kullanabileceği kanaatindeyim. Umarım ki raporun alıcıları –kimisi sondajları kimisi Akıncı’nın dışarda bırakılmasını beklerken- “çok iyi hazırlanmış süreç” ifadesine yapışıp kalmaz “acil ihtiyaç duygusu” ifadesinin etkisiyle sarsılır kendilerine gelirler.
ARA MÜZİK
Sevgili dinleyenler geçen hafta Salı günü Ulusal Konsey toplandı. Ertesi gün gazetelerin hepsinde bu konu ana haber olarak yer aldı. Ve tabi ki az da olsa birkaç köşe yazarı da makale konusu olarak konuyu ele aldı. Biz sizlerle paylaşmak üzere Haravgi gazetesinden Maria Frangu’nun yazısını seçtik. Makalenin başlığı “Ma sızlananlarla aynı safta mı Sayın Anastasiadis?”
Dün bütün gün, Kıbrıs sorunu konusunda “kısır hat” temsilcilerinin, “öteki tarafın Kıbrıs sorunu konusundaki kötü niyeti ve güvenilmezliği” konusunda söylediklerini dinledim durdum. Hep aynı nakarat: Birisi “Türk tarafına karşı daha fazla geri adım atmaya yönelik ve nerden gelirse gelsin, taksime biraz daha yaklaştıran her türlü öneri reddedilecektir” der. Doğru ya, öteki tarafa her şeyi verdik. Ona her şeyi verdiğimiz halde, öteki taraf niye almayı reddediyor, hâlâ anlayabilmiş değilim doğrusu.
Kimisi “Kran Montana’dan bu yana, Türkiye’nin garantiler ve askerlerini çekmemek gibi konulardaki talepkârlığından –ki müzakereleri Kran Montana çıkmazına götüren de buydu- vazgeçtiğinin işareti olabilecek bir tek gösterge bile gelmedi bugüne kadar” der. Ama olaylara tanık olan ve uluslararası toplantıya ev sahipliği yapan BMGS Antonio Guteres bize öyle bir şey söylemedi. Kran Montana çıkmazının faturasını da Ankara’ya çıkarmadı ayrıca.
Cumhurbaşkanının bu U dönüşüyle Nikos Papadopulos neden kendini haklı çıkmış hissetmesin ki? Papadopulos “Onun ötesinde, Cumhurbaşkanının, çözümün işlevselliğine ve yaşayabilirliğine ilişkin bir sorunsalı masaya koymasını olumlu karşılıyoruz. Cumhurbaşkanının devletin yapısı, ya da en azından bugüne kadar tartışıldığı biçimiyle devletin yapısı, K/Rumların bağımsız ve egemen bir devletin engelsiz çalışmasına yönelik beklentilerini karşılamıyor şeklindeki görüşüne biz de katılıyoruz” dedi. Ve bu eli Papadopulos aldı. Kumar oyunlarında öyle deniyordu değil mi?
Görüyorsunuz. Biz hem iyi niyetli hem de istikrarlıyız. Ama sadece biz öyleyiz. 1977-79 arasındaki dönemde başka şeyler söyleyip destekliyorduk, onca yıl boyunca başka şeyler söyleyip destekledik, bugün başka şeyler söyleyip destekliyoruz. Ama yine de biz hem iyi niyetli hem de istikrarlıyız. İstikrarsız ve güvenilmez olan öteki taraf. Hem de öylesine istikrarlıyız ki, Ulusal Konsey toplantısının arifesinde Cumhurbaşkanı “Desantralize federasyon hakkında hem görüş belirteceğim hem de diğerlerinin görüşleri dinleyeceğim” derken, Ulusal Konsey toplantısının sona ermesinin hemen ardından Hükümet sözcüsü, hani nerdeyse bunu kafamızdan uydurduğumuzu ima ederek “belirli bir önerinin sunulması öngörülmemişti zaten. Sadece konu üzerine düşünülecekti” diyebiliyor. Gördünüz mü ya, güvenilir olan bizleriz.
Ne bir inceleme ne bir ön müzakere yapmadan tarafımız, öteki tarafla olan diyaloğun içeriğini kökten değiştirdi. Ama Kıbrıs sorunu konusundaki “kısır hat” temsilcileri öteki tarafın kötü niyeti ve güvenilmezliği konusunda ısrar ediyorlar. Hükümet de duruşu ve davranış biçimiyle reddedici ekolün retoriğini destekliyor ve Kıbrıs sorununun anlaşmalı çözümüne karşı polemiğini teşvik ediyor. Tesadüf mü acaba? Hiç de değil. Cumhurbaşkanı Anastasiadis durduk yerde, bir zamanlar “sızlananlar” adını verdiği kesimin sancak taşıyıcısı ve orkestra şefi kesildi. Cumhurbaşkanı Anastasiadis 23 Mart 2008’de henüz DİSİ başkanıyken, sızlananlardan, sızlanmayı ve protesto etmeyi kesmelerini istemişti. Zira bu, ortak hedefe hizmet etmiyor, demişti.
ARA MÜZİK
28.10.18 tarihli Pazar günü yayınlanan Kathimerini’de yer alan, yayın sorumlusu Andreas Parashos’un “Mantık Açığı” başlıklı makalesi de Kıbrıs sorunu konulu yazılarımızın sonuncusu sevgili dinleyenler.
Bilmiyordu. Bence bilmiyordu. Hükümet sözcüsü geçen Perşembe günü AKEL Genel Sekreterinin sorularına yazılı yanıtında “olası yetki veya kurumların desantralizasyonu tartışması, Cumhurbaşkanının sadece federasyonu tartıştığı gerçeğini ortadan kaldırmaz” dedi. Sayın Prodromu neyi mi bilmiyordu? Bir önceki gün Cumhurbaşkanının, Cumhurbaşkanlığı ofisinde, DİKO Genel Başkanı Nikolas Papadopulos ile görüşürken ona “gevşek federasyon gibi laflara kulak vermemesini, kendisinin konfederasyon çözümünü hedeflediğini” söylediğini bilmiyordu. Ertesi gün Hükümet Sözcüsü Sayın Prodromu AKEL GS’nin sorularına yazılı olarak cevap veren mektubunda son derece ironik bir paragrafla başlayacaktı: Sürekli olarak aynı şeyleri söyleyip durmakla, belki bu yanılsamaya başkalarını da çekerim diye umuyor olabilirsin, ama unutma ki, bugün “kurgu haber” denilen şey, iftirayla buralarda bir yerde buluşuyor”.
Kendi kendime soruyorum. Bu durumda hangisi daha büyük günah? İftira mı taksim mi? BM kararları çerçevesinde olup tek devlet olan federasyon mu yoksa her biri kendi egemenliğini koruyan ve gerekli gördüğü zaman konfederasyondan ayrılabilecek olan iki ya da daha fazla devletten oluşan konfederasyon mu? Eğer Anastasiadis’in niyeti konfederasyon-iki devletse gerçekten –ki yüksek mevki sahibi üç kaynağımız da bunu doğruluyor-, o zaman demektir ki Nikos Anastasiadis’in seçimlerden önce yaptığı 2.1.2018 tarihli açıklaması hiç de tesadüf eseri değildi. Anastasiadis şöyle demişti: Eğer Türkiye K/Türklerin haklarını savunmayı seçiyorsa, yasadışı devlete ne düşüyorsa onlarla yetinmelidir. Ve dolayısıyla Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarından kuşku duymaları için bir sebep yoktur”. Bu açıklama normal koşullarda Anastasiadis’i de beraberine alıp dibi boylaması lazımdı. Oysa tam tersine seçim kampanyasının sürdüğü bir dönemde Anastasiadis hem darbe almadı hem de seçimlerde oyların %56’sı gibi bir oran topladı. Muhtemelelen bu yüzdendir ki, İsviçre’den kavga ederek ayrılıp, batık geminin sorumluluğunun bir bölümünü üstlenip ondan sonra bir de sandıktan galip çıkınca, halkın çoğunluğunun çözüm ya da böyle bir çözüm istemediği kanaatine vardı. Ve Anastasiadis kendini, kamuoyunu okumada bilirkişi olarak gördüğü için de Kran Montana’dan bu yana/ -her ne kadar yapılandırılmış bir stratejiyle değil, “bakalım görelim” mantığıyla hareket ediyorsa da-/ başta Ankara olmak üzere Kıbrıs sorununa taraf olan herkesin niyetlerini yoklamaya başladı. Belki Güvenlik Konseyi’nin, bugüne kadar, ne zaman örgüyü sökmek istesek, ucunu memnuniyetle çektiğini bildiği için. Ya da Kıbrıs enerji planlarında söz sahibi olmak isteyen İsrail’in işine bir çözümün gelmediğini bildiği için. Durum böyle olduğu için de, Nikos Anastasiadis 16 aydır, her taraftaki yetkililere “aramızda kalsın” diyerek, taksim ya da gevşek konfederasyon yoluyla belki de kadife boşanmanın K/Rumların işine gelebileceğini söyleyip duruyor. Son olarak 8 Ekim tarihli Ulusal Konsey toplantısında “desantralize federasyon” türünden laflar ortaya atıp yeni tartışmalar başlatmış, 22 Ekim tarihli Ulusal Konsey toplantısında ise Andros Kiprianu’ya “şimdi bunu ben de yaşıyorum” diyerek Tassos Papadopulos’u o zaman HAYIR dediği için haklı göstermişti. Aradan 48 saat geçtikten sonraysa Tassos’un oğluna gerçek niyetinin, K/Türklere veto hakkı tanıyacak bir gevşek federasyon değil konfederasyon olduğunu açıkladı. Tassos Papadopulos Nikos Anastasiadis’in ağzından çıkan bu sözleri duymuş olsaydı muhtemelen ona Hükümet Sözcüsünün AKEL GS’ne yazısında söylediklerini söylerdi: “Arada takip edemeyeceğimiz bir mantık açığı var...”
ARA MÜZİK,
Sevgili dinleyenler basın özetlerini takip eden dinleyicilerimizdenseniz eğer, Genel Sağlık Planı YESİ hakkında da bilginiz vardır. Hükümet, Sağlık Sigortası Örgütü vasıtasıyla YESİ’yi hayata geçirmeye çalışırken bir yandan doktorlardan şikayetler geliyor, bir yandan sigorta şirketlerinden… hastane doktorlarının talepleri bir ayrı… Derken, üzerinde yıllardır çalışılan Genel Sağlık Planı YESİ hâlâ hayata geçirilemedi gitti. Geçen hafta Doktorlar Örgütü PİS, YESİ’ nin doktor ücretlerini açıklayınca PİS kalkıp oturdu. Bunun üzerine Filelefteros gazetesi köşe yazarlarından Hristalla Hacidhimitriu “Hipokrat bunları biliyor muydu?” başlıklı bir yazı yazdı. Sizlerle paylaşmak istiyoruz.
21.10.18
Sağlık sigortan varsa şanslısın demektir. Özel kliniğe gidiyorsun, daha önceden programlanmış ameliyatını olacaksın. Randevun sabah saat yedide. Personel henüz işbaşı yapmadığı halde, bekleyen hastaların sayısı az değil. Ameliyathaneye girebilmek için önceden avans vermek zorundasın. İmzaladığın sözleşmede öyle diyor. Sana koşullar önceden anlatılmış. Nakit getireceksin, çek değil, denmiş. Sağlık merkezi, ülkenin en büyük özel hastanelerinden biri olduğu halde viza kart kabul etmiyor. Herkese parasını ayrı ödeyeceksin. Doktora şu kadar, kliniğe şu kadar, anestezisyene şu kadar, diğer masraflara şu kadar. Hipokrat yeminiyle bir alakası yok tabi ama romantik olmaya da gerek yok. Doktorlar işin bilimsel yanının yanısıra maddi yanını da düşünecek elbette. Doktor o kadar yatırım yapmış, parasını geri almalı. İşte, sabahın yedisinde çantanda paranla ordasın. Doktor bir günaydında senin bir ayda kazandığın parayı kazandı bile. Akşam iyi geceler deyip ordan ayrıldığında günün cirosu belki de senin yıllık maaşının toplamı kadardır. O halde mevcut sistemin nesini ve niye değiştirmek istesin doktor?
Bu dünyaya paralel bir başka dünyadaysa, özel sağlık sigortası sahibi olma şansına erişememiş insanlar gene gün ışır ışımaz/ –her zaman olmasa da- sebatla/ ve belki de bugün onlara da sıra gelecek umuduyla bir hastanede bekliyorlar. Camlı bölmenin arkasındaki memur sırası geleni çağırıyor. Memur sürekli asık suratlı. Sanki sürekli ne yapması gerektiğini ona sorup duran bütün bu insanlardan nefret ediyor gibi. Bilmem hangi katta, bilmem hangi bölüme götürmeni söyleyip eline bir zarf tutuşturuyor. Ve dosyalarla bitmek bilmeyen bir gel git başlıyor. Oysa devlet bu yuırttaşların her birinden, teknolojide uzman kesilmeni ve vergi bildirimini on line yapmasını talep ediyor. Her ne anlama geliyorsa bütün bunlar! Ama bu bir şey değil. Bir gün hasta, en nihayet, acaip bir kolaylıkla bir yığın ilaç yazacak olan yorgun bir doktora ulaşacak elbet. Yok eğer ameliyat gerekiyorsa o zaman sabır ya da bir torpil gerekiyor demektir.
Bu iki dünyanın arasında bir yerlerde, kendilerini tıp yolunu seçmeye iten romantizme sahip olanlar da yok değil ama. Onlar genellikle küçük muayenehanelerde çalışır, vizite başına 30-35 avro kadar bir ücret alır, senden sonraki hastayı içeri almak için seni bir an önce göndermeye can atmaz, sistemi beslemek için genellikle sana daha fazla tahlil ve testler yaptırmazlar.
Bütün bu dünyalar birleşebilir mi hiç?
ARA MÜZİK
Sevgili dinleyenler Bugün size ilk kez tanıtacağım bir köşe yazarımız olacak bugün. Filelefteros gazetesinden Hristos Mihaildis. Yazarın, geçen Çarşamba günkü Filelefteros’ta Yüzler ve Maskeler adlı köşesinde yayınlanan “Cidden, bir hayal edin…” başlıklı yazısına kulak vereceğiz. Bakalım yazar neler söylüyor okuyucularına…
Yeterince iyi bir tarım politikasıyla Kıbrıs, kendini tüm tarım ürünleri organik ve genetiğiyle oynanmamış olan bir ada olarak tanıtabilirdi. Hem dışarıdan gelen ziyaretçilerine hem de ülkede Kıbrıs ürünleri tüketicilerine.
Yazar, sosyoloji uzmanı ve diplomat Mihalis Attalidis bu az, öz ve hakiki sözlerle Twitter adresinden bir mesaj veriyordu hepimize. Orta aklın ürünü olan sıradan şeyler. Ama içinden ülkeye duyduğu sevgiyi, ona ve geleceğine ilişkin endişelerini dile getiren sözlerdi. Varımızı yoğumuzu, çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini kasinoya, pasaport ticaretine, girince hemen hemen gidecek hiçbir yeri olmayan, Kıbrıs’ı sadece transit olarak kullanan yatların girdiği marinalara ve kumara yatırmak gibi/ iddialı her türlü şeye yabancı.
Cidden, bir hayal edin… Kıbrıs’ın Sayın Attalidis’in sözünü ettikleriyle dünyaca tanınması ne kadar hoş ama bir o kadar da her açıdan mümkün bir şey olurdu. Temiz, bir o kadar lezzetli ve besleyici tarım ürünleriyle. Toprağımızın ürünleri. Tamamen kendilerine özgü farklı bir yolla ülkenin tarihinden parçalar taşıyan ürünler.
Cidden, bir hayal edin… Ziraatımızı geliştirmişiz; dolayısıyla da bunlarla ilgili her türlü ilgili teferruatı okul müfredatına ve araştırma programlarıyla da üniversitelere sokmuşuz, sağlıklı besleniyoruz. (Bundan bir yıl önce Üniversitenin harup yetiştirmekte olduğunu okumuştum bir yerde. Ne çok sevindim.) Araştırmalar, topografik ve tarihi çalışmalar vasıtasıyla adamızda eskiden varolan, şimdiyse çağdaş yaşam koşullarının safdışı ettiği ürünleri yeniden geliştirmişiz… Ne güzel olurdu…
Cidden bir hayal edin… kendi tarımımız temelinde geleneksel mutfağımızı yeniden canlandırdığımızı, öte yandan da kendi ürünlerimizle “yeni bir Kıbrıs gastronomisi” geliştirdiğimizi hayal edin. Ne güzel olurdu…
Az sayıda romantik insanımız bunu yaptı bile. Ama yanılmıyorsam Bay Attalidis daha büyük bir ölçekten söz ediyor. Ulusal düzeyde.
Yunanistan bu alanda, özellikle kırsal kesimde büyük adımlar attı. Her yıl gastronomik turizmdeki kazanımları daha da artıyor. Kıbrıs’taysa tam tersi oluyor. Dağlık köylere gidiyorsun. Misal bundan birkaç gün önce oralardaydım. Yemek yemeğe gidiyorsun ama yediklerinin Kıbrıs’la olsun, kültürümüzle, medeniyetimizle ya da DNA’mızla olsun hiçbir ilgisi yok. Üstelik de tatsız tuzsuzlar. Suşinin hele hele de kötü suşinin, Kakopetria’da şnitzel’in –o da kötü tabi- Platres’te ne işi var?
Cidden, bi hayal edin, Kıbrıs’ı sağlıklı yaşam prototipi haline getirdiğimizi. Mesela AB’nin ilk ve tek smoke-free ülkesi olduğumuzu… Bir tek sigaraya rastlayamazsınız. Hiçbir yerde… Her yerde temiz hava. Bazıları tütün ve sigara satışlarından ve bununla ilintili daha pek çok şeyden (kafeler, kafeteryalar, içki- bar, eğlence yerleri ve gece klüpleri) ne büyük paralar kaybedeceğimizi düşünüyordur mutlaka. Neden o halde, sigara tüketicisi ya da bağımlısı olarak günün birinde ciddi biçimde hasta olacak olan insanların sağlık harcamalarından kurtaracak olduklarımızı düşünmeyelim? Neden tütünü, sigarayı sağlığımıza feda etmeyelim? Çok daha uzun, daha iyi ve sağlıklı bir yaşama?
Bütün bunların başarılması kolay iş değil. Bütün bunları başarmak politika meselesidir. Ulusal politika meselesidir hatta. Sahi, şurası çok enteresan değil mi sizce de? Konuyu kendi sahaları ilan etmiş olan Ekologlar, Yeşiller gibi partiler mesela, bu konuyu hak ettiği heyecan ve coşkuyla neden öne çıkarmadılar bugüne kadar?
Daha önce de yazmıştım. Bir gece Limasol’da, kıyı şeridi üzerindeki bir kebapçıya gitmiştik. Her masanın üstünde tuz, biber, çatal, bıçak, kürdan ve kağıt peçetenin yanısıra bir tane de bildiğimiz şu plastik limon suyu şişelerinden vardı. İçindekine limon suyu demeye bin şahit ister. İşin ironik yanı ne biliyor musunuz? Kebaçının avlusunun bir kısmı, limon dolusu limon ağaçlarından geçilmiyordu.
Limasol’da her Cumartesi, öğlene kadar halk pazarı olur. Limasol kazasının her yerinden üreticiler gelir mallarını satarlar. İşte orası bir harikadır. İnsanın gözü gönlü açılıyor. İthal ürünler de var tabi. Kıbrıs’la hiçbir ilgisi olmayan ürünler de var. Ama genellikle Limasol’un bütün köyleri ve bütün bahçeleri ayağının altındadır adeta.
Bay Attalidis bana bir pencere açtı. Onu açık tutmaya devam etmek lazım.
ARA MÜZİK
Sevgili dinleyenler bu haftaki K&Rum köşe yazarlarından programımızın da sonuna geldik böylece. Makalelerimizi KRYK RİK’in vev sayfasında da bulabileceğinizi hemen hatırlatalım size veda edelim. Hoşça kalın
Son Güncelleme: 05 Şubat 2021 - 13:33
https://tr.news.rik.cy/tr/article/2018/10/31/301018-krum-kose-yazarlarindan/