Toplum olma fobisi, Theodoros Theodorou, Alitia, 30 Ocak 2019
“Ben bu devleti topluma çevirmek için devralmadım…” Söyleyen Tasos Papadopulos, tarih: 7 Nisan 2004…
“Kıbrıs Cumhuriyeti’nin topluma dönüşme riskiyle karşılaşmaması için…” Söyleyen Nikos Anastasiadis, tarih: 18 Ocak 2019…
Tamı tamına aynı mesajı veren anlamdaş iki açıklama… Her ne kadar, farklı zamanlarda, farklı koşullar altında ve en azından/ 2004’te Kıbrıs sorununun çözümü konusunda farklı düşünce ekolü ve felsefeler izlemiş olan birbirine rakip iki politikacı tarafından yapıldıysa da/ aynı sorunsala gönderme yapıyor. İktidarlıkları döneminde/ ola ki/ Kıbrıs Cumhuriyeti bir topluma dönüşür korkusunun neden olduğu bir panik çığlığı.
Görevi devrederken, ülkeyi aldığından daha iyi bir durumda vermek istemek her lider için haklı bir emeldir ve belki de bu onun boynunun borcudur. Halk ve onun bir uzantısı olarak tarih tarafından pozitif değerlendirilmek istemesi çok anlaşılırdır. Öldükten sonra da adının pozitif olarak anılması için verilen bir mücadele herkesçe anlaşılır bir şey.
Ama liderlerin ülkeyi bir sonrakine devrederken ne vereceklerine dair stres ve kaygılarından bağımsız, gerçek şudur ki, 1974’ten bugüne kadarki istisnasız tüm Kıbrıslı Rum liderler toplum alıp toplum teslim ediyorlar. Hoşlansak da hoşlanmasak da 1963 olaylarından ve nüfusun tamamıyla bölündüğü 1974’ten sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin her Cumhurbaşkanının yetki alanı/ pratikte sadece Kıbrıs Rum toplumuyla sınırlıdır. Elbette ki Kıbrıs Cumhuriyeti uluslararası alanda bütün Kıbrıs topraklarının hükümeti olarak tanınıyor/ ancak, özünde, alınan kararlar sadece Kıbrıs Rum toplumunu bağlıyor. Kısacası tüm Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları,/ görevin başına geçerken, 1963’ten sonra iki toplumdan sadece birisi tarafından yönetilen iki toplumlu bir devlet devralmaktadırlar. Başpiskopos Makarios hariç. Çünkü, O, iki toplumlu bir devletin başına geçip, toplumlardan sadece bir tanesinin yer aldığı bir Kıbrıs Cumhuriyeti teslim etti. Yani kelimenin tam anlamıyla devlet alıp toplum teslim etti. Farklı söyleyecek olursak eğer, Tasos Papadopulos’un lanet olarak gördüğü şey ta o zamandan vuku bulmuştu.
Hatta nesnel olmak istiyorsak her Cumhurbaşkanının ülkeyi bir sonrakine teslim ederken aldığından daha kötü durumda olan bir devlet teslim ettiğini de söylemeliyiz. Daha fazla yerleşimciye sahip, işgalin sonuçlarının daha da çok kök salmış olduğu bir devlet teslim ediyordu.
Sözünü ettiğimiz tüm bu gerçeklerin yanısıra bu devletin, yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, daha başka trajik yanları da var. Normal olmayan bir devlet. Anayasasının temel maddelerinin birçoğunun askıya alınmış olduğu bir devlet. Yarım asırdır ihtiyaç hukuku temelinde yarı egemenlikle işleyen bir devlet. Bir Avrupa devleti olduğu halde AB müktesebatını tüm coğrafyasında uygulamayan bir devlet. En temel egemenlik haklarını savunabilecek durumda olmayan bir devlet. Özünde yarım, dolayısıyla da normal olmayan bir devlet.
Yoksa Tassos Papadopulos 2004 yılında, bağıran ve gözyaşlarından sırılsıklam bir HAYIR dedikten sonra/ normal ve olağan bir devlet mi teslim etti sanıyorsunuz? Yerleşimcilerin ve işgal askerlerinin daha az olduğu bir devlet mi teslim etti? Yoksa günümüz Cumhurbaşkanı, Lut insiyatifi başarısız olup taksim daha da derinleşirse eğer, ondan farklı bir devlet mi teslim edecek? Cumhurbaşkanının refah içinde, kalkınma içinde, her yanda gökdelenlerin olduğu, Ulusal Sağlık Sistemi YESİ’ye, esnek bir yerel yönetim sistemine ve belki de büyük doğal gaz rezervlerine sahip bir Kıbrıs Rum toplumu teslim edeceği kesin belki. Öyle bir toplum ki; tüm sözünü ettiğim olumlu özelliklerin yanısıra, daha da az ya da tamamen solmuş özgürlük ve yeniden birleşme umutlarına sahip.
Koca koca lafları ve içi kof sloganları geride bırakmanın zamanıdır. Bahis toplum teslim etmemek üzerine değil. Toplumuz nasılsa,/ üstelik de uluslararasınca tanınan bir toplumuz. Bahis normal, olağan, federal bir devlet teslim edecek cesarete ve siyasi iradeye sahip bir lider üzerinedir. Gözümüzü federal çözüme dikip, şaşı şaşı, yan yollara bakmadan. En nihayet ne istediğimize karar vermenin zamanıdır. Ülkemizin yarısında işlevsel birleşik bir Rum devleti olma düzeyine mi düşmek istiyoruz yoksa federal, yeniden birleşmiş bir vatanın eyaleti olmak mı?
Kıbrıs Helenizmi statükoyu devralan ve statüko teslim eden liderlerden bıktı. Farkı yapacak olan,/ toplum olma fobisini üstünden atmış, toplum alıp devlet teslim etmeyi kafasına koyan liderdir.
Luis İgumenidis, 4 Şubat 2018, Politis gazetesi
BMGS Antonio Guteres’in Kıbrıs sorunu için geçici özel danışmanı Ceyn Hol Lut’un iki toplum liderleriyle yaptığı Pazar günkü görüşmelerde neler konuşuldu henüz bilmiyoruz. Bundan sonraki adımların ne olacağını da. Hatta BM GS’nin Kıbrıs sorunu müzakerelerinin yeniden başlatılmasına yönelik çabalarının devamı olacak mı olmayacak mı, onu da bilmiyoruz. Ancak, iki liderin referans şartlarına dair net bir stratejik anlaşmaya henüz varmadığı kesindir. Sayın Lut böyle bir anlaşmaya yönelik öneriler ortaya koymuyorsa eğer, müzakerelerin hemen başlaması umudu da ortadan kalkar. Geriye kalan sadece Kıbrıs ve Türkiye’deki seçimlerden sonrasına dair solgun bir umut ışığı olur. Türkiye’nin,/ Cumhurbaşkanı Anastasiadis’in ve/ toplumların siyasi eşitliğe dayalı olduğu iki bölgeli, iki toplumlu federasyon çözümüne bağlı Mustafa Akıncı’ya karşı olan/ bazı Kıbrıs Türk liderlerinin olumsuz ve reddedici açıklamaları bu doğrultuda olumsuz önkoşullar oluşturuyor. Öte yandan Cumhurbaşkanı Anastasiadis’in, işlevsellik ve yaşayabilirlik bahanesiyle, BM kararlarında belirlendiği biçimiyle bir siyasi eşitliği ortadan kaldıran bir çözümde ısrarı, öteki tarafla ortak referans şartlarının belirlenmesi çabalarıyla da uyuşmuyor. Dahası Türkiye’nin garantiler anlaşması ve müdahale hakkında olduğu gibi, Türk askerlerinin çözümden sonra da adada kalmaya devam etmesindeki ısrarı, iki toplum lideri tarafından referans koşullarında anlaşmaya varılmasında belirleyici biçimde olumsuz rol oynuyor. Ankara’nın talepleriyle tam uyum içinde olan ve iki devlet veya konfederasyona kısacası taksime karşı olan Mustafa Akıncı’nın altını oyan tavırları da aynı olumsuz rolü oynuyor. Bütün bunlardan dolayı referans şartlarında anlaşma sağlama olasılıkları çok düşük hatta yok denecek kadar azdır.
Güvenlik Konseyi, UNFICYP’in adadaki görev süresini uzatırken kullandığı dil, bu işin sonsuza dek devam etmeyeceğini ve iki tarafın iki toplumlu iki bölgeli federasyon hedefi doğrultusunda müzakerelere devam etmenin yolunu bulması gerektiği mesajını açıkça veriyor. Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararında/ iki devlet ya da konfederasyon veya Kıbrıs sorununun çözümünün/ BM’in belirlediği çerçevenin dışına çıkmasından söz edilmiyor ayrıca.
Oysa Anastasiadis ve yakın çalışma arkadaşları tam tersine, belirsiz vaatlerle tehlikeli yanılgılar yaratarak Kıbrıs halkının aklını karıştırmaya çalışıyor. ABD ve İsrail gibi güçlü devletlerle yaptıkları güvenilir ve sonuç verici ittifaklarla/ güya/ Kıbrıs devletinin ve halkının/ Türkiye’nin kötü niyetlerinden korunmasına yönelik bir ağ oluşturmuşlar. Ama bu ülkelerden hiçbiri/ şu ana kadar sözde değil pratikte, benzeri bir durumda Kıbrıs’ın yanında olacağına dair bir işaret vermiş değil. Anastasiadis politikalarına dileklerle destek verenleri defalarca gördük. Son örneği AB’nin yedi güney ülkesinin zirvesindeydi.
AKEL çıkmazların aşılması ve çözüm diyaloğunun başlaması için ve dolayısıyla taksimden kaçınmanın tek sonuç verici yolunu gösteriyor kanaatindeyim. Kapıya dayanmış olan taksimden kaçınmanın tek yolu,/ sadece ve sadece, iki liderimizin BM kararlarında belirlendiği biçimde siyasi eşitliği olan iki toplumlu iki bölgeli federasyon çözümüne bağlı kalmaya devam ettiklerini ve iki devlet veya konfederasyon çözümlerini reddettiklerini ilan etmesidir. Sadece federasyon çözümü/ halkımızı ve Kıbrıs devletini yeniden birleştirebilir ve doğal zenginliklerini tüm halkının yararına değerlendirme olanağını verebilir.
Her iki toplumda da halkımız/ bu doğrultuda harekete geçmeli ve BMGS’nden referans şartlarına ilişkin belge sunmasını talep etmelidir. Kaldı ki bu referans şartları Antonio Guteres çerçevesinde de mevcuttur. Halkımız iki toplum liderinden, toplumların siyasi eşitliğe sahip olduğu iki bölgeli iki toplumlu çözüme iyi niyetle yaklaşmasını ve iki devlete veya konfederasyona ilişkin her türlü düşünceyi reddettiğini bildirmesini talep etmelidir. Taksim kapının eşiğinde, dolayısıyla kimsenin tarafsız tavır takınmaya hakkı yoktur. Bu noktada ya iki bölgeli iki toplumlu federasyon çözümü için verilen mücadelenin yanında yer alınacak/ ya da yozlaşma ve skandal çevrelerinin yanında… Zira bu çevreler korunmak için tek çıkar yolu taksimde görüyor. Bu durumda da hep birlikte yaşadığımız bu çürümüşlüğü yaşamaya devam edeceği
Hristalla Hacidimitriu, Filelefteros gazetesi, Mutlak yalnızlık,
68 yaşındaki bir insan Limasol’un en hareketli turistik semtlerinden birinde bulunan dairesinde, cesedi çürüme halindeyken bulunmuş. Bulunması için komşularının polise binada kötü bir koku olduğuna dair haber vermesi gerekmişti. Çok trajik bir olay değil midir bu? Bir insanın cesedinin koku yaymaya başlaması için ne kadar çürümesi gerekiyor? Bir hafta mı? İki mi? Bütün bu süre boyunca onu kimse aramamış. Bir arayış işleminin başlaması için ne bir akrabası ne bir dostu ne de müdavimi olduğu yerlerden birisi merak etmiş. Bir insan yok oluyor ama varlığına ilişkin tek iz baskın ve kötü bir koku.
Daha düne kadar yolda, kahvede, bakkalda insanlarının birbirlerine selam verdiği küçücük bir yer… herkes herkesi ta doğuşundan beri tanır… hatta kimi zaman rahatsızlık verecek kadar yakındı insanlar birbirine… Kimi zaman insanların birine görünmek ister ama bu mümkün olmazdı… Artık karşıki dairede ya da bizden birkaç adım ileriki evde kimin oturduğunu bile bilmiyoruz. Komşumuzun değil neyin nesi kimin fesi olduğunu bilmek, adını bile bilmiyoruz. İşyerlerimizde bile; asansörde karşılaştığımızda asansöre binince gözleri yere dikeriz gözlerimiz karşılaşmasın, birbirimize selam vermek zorunda kalmayalım diye… ola ki bir çift laf ederiz diye… ikimizin de nasıl olduğunu çok iyi bildiği, ama eninde sonunda bir çift laf işte, havanın nasıl olduğuna dair bile. Bundan, yapılması gereken bir zorunlulukmuş gibi kaçarız sanki.
Yüzlerce internet arkadaşımızın olduğu bir çağda aramızdan bazıları tek başına ölüyor, kimse yokluklarının farkına varmadan. Sonradan, olay duyulduğunda bazıları anıyordur onları belki. Bir zamanlar paylaşmış oldukları bazı anları hatırlıyordur belki. İyi ya da kötü anları. Okulda, askerde, işte, yaşam yollarının kesişmiş olduğr bir noktada...
Nasıl yaşadığını, nasıl öldüğünü öğrenemeyeceğiz. Bunun önemi yoktur. Önemi olan şey, bu kadar ıssız bir ölümün daha da kocamanlaştırdığı bu büyük mutlak yalnızlık. İnsanların her şeye yetişmek için, konkord hızıyla hareket ettiği, milyonluk şehirlerde böylesi bir olay pek dikkat çekmeyebilir. Bu metropollerde insanlar diğerlerine kuşkuyla bakar, arkalarında evinin giriş kapısını kapatır kapatmaz da ekranın başına geçip çet yapmaya başlar. Yabancılarla bile. Çünkü böylesi daha kolay. Bu şekilde istediğin kimliği çizebilirsin, yaşamayı hayal ettiğin yaşamı yaşıyormuş gibi gösterebilirsin, düğmeye basar istediğin zaman konuşmaya son verebilirsin.
Filelefteros gazetesi, 27 Ocak 2018, Filelefteros gazetesinin Fil-good dergisi
Kokulardan geçeyim. Varsın yolumu biraz uzatmış olayım, varsın okul zilinin çalışına yetişemeyeyim. Kokular da bir derstir. Gerçi bir sefer geç kaldığımda öğretmene gerekçe olarak bunu söylemiştim de o yüzüme aval aval bakakalmıştı ama…
Limasol’un merkezinde kalıyorduk. Kapıdan çıktım mı, ilk koku sokak köşemizin ordaki kolonya dükkanından gelirdi. Kolonya sokağı adıyla anılırdı sokak. Sol tarafta bir tablo galerisi, sağda Mooris Garajı, biraz ilerde bir odun deposu, kapısında tahta yüklenen, tek atın çektiği bir araba –muhtemelen Limasol’da türünün son örneğini oluşturuyordu- okul önlüklerinin satıldığı bir dükkan, modern eşyaların satıldığı bir diğeri, çeyizlik eşya, okkayla kumaş satan dükkanlar… Ve mahallenin en sevdiğim cam eşyalar dükkânı… Vitrininin önünde saatlerce dikilip içindeki cam eşyaları, bibloları, daha yeni yeni piyasaya çıkan rengârenk plastik mandalları, en çok da insanın ruhunu başka âlemlerdeymiş gibi hissettiren renkli vazoları. 1960’lı yıllarda çok modaydı. Bende hâlâ bir tane var.
Oralarda bir yerde bir başka koku decreye girer beni başka bir dünyaya götürürdü. 8 yaşında çocuk kahve içmez elbette ama bandabulianın etrafındaki kuru kahvecilerin kahve kavurdukları saatti. Kocaman lamarinaların üzerine kahve taneleri serilir, fırına sürülürdü.
Ondan sonra fırın vardı sırada. Fırından yeni çıkmış ekmekler ortalığı mis gibi kokuturdu. Biraz ilerdeyse gün ışır ışımaz kahvehaneye damlayan nargile meraklılarından gelen nargile fokurdatmaları. Yanında da Türk kahvesi. Kahvenin adı değiştirilmemişti daha o zamanlar. Bu arada içerdiği şeker ve kahve miktarına göre de değişirdi her bir sipariş. Kahvenin az şekerlisi olurdu, çok şekerli ağırı, orta şekerli çok pişmişi, şekerli çok pişmişi, sade hafifi, orta ağır kıvamlısı… Kahvenin içerdiği şeker ve kahve miktarını anlatırdı her bir isim. Nargile içenlerin karşısına geçer cam şişelerin içindeki suyun sanki kaynıyormuş gibi fokurdamasını izler tam olarak ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalışırdım. Karşıda da arabacığıyla muhallebici. Sütlü muhallebi, güllü muhallebi.
Ordan bandabulyaya dalar, okula kestirmeden yetişmek için koştururdum. Geç bile kalmış olurdum. Bakkallar, manavlar… Taze sebzeler, meyveler, Zakati’den dağlık Limasol köylerinden yerli ürünler. İki elimi birden fasulyelerin, baklaların içine daldırayım… Bir manav bana bir meyva uzatsın… Başında rengarenk yemenileriyle, her tarafında bir çocuğun sarktığı ya da etrafında bir yığın çocuğun toplandığı çingeneleri seyredeyim. Bağrış çağrış içinde, en iyi ürünleri seçebilmek için sabah sabah pazara gelenlerden oluşan bir kalabalık…
Sonra da balıkçıların arasından mümkün olduğunca hızlı geçebilmek için tam gaz bir koşu tuttururdum. Balık kokusuna dayanamazdım. Bazen gözlerimi kapatır kendimi bandabulianın doğu kapısından kendimi dışarıya atardım. Solumda tavuk pazarı. Gıdaklayan tavuklar. Horozlar da. O yıllarda sabahları Limasol’da ne çok horoz sesi duyulurdu. Halk tavuk pazarından kümesine tavuk satın alırdı. Yumurtası için olsun, zamanı geldi mi terbiyeli çorbasını yapmak olsun. İçi satılmaya hazır civciv dolu kasalar. Ben bir kent çocuğu olarak yanlarına diz çöküp okşadım onları.
Sağ tarafta lundzalar, loganigolar, tsamarellalar, sarkardı her yanda. Koca koca kaşar peynirleri. Zeytin, mercimek dolusu küfeler… Biraz ilerde gulluriciler, çiçek satan bir bayan… Mikroskopik humus yapan dükkanlar. Bütün gün dayanabilsin diye hamallara erkenden humus çıkarmak için sabahın dördünde açılırdı humusçular. Sabahın köründen itibaren haşlanmış dil gibi çeşitli yemekler satan başka dükkanlar.
İşte oralarda bir yerde tahan pidesi satıcısının bisikletinden gelen kocaman, fırından yeni çıkmış, şerbet damlayan tahin pidesi kokusu vururdu burnuma. Ama gel gör ki ne yapıp yapıp okulun ziline yetişmem lazımdı. Avluya dalmadan önceki son koku, her yanı harika bir talaş içinde bırakan marangozhaneden gelen tahta kokusu. Hemen ardındansa okulun avlu kapısında, yanında kum torbalarıyla duran asken kulübesinin önündeki askerle burun buruna gelirdim. Ya! Okulun avlusuysa “düşman” uçaklarından korunmak maksadıyla yapılmış siperler. İçi yağmurdan çamurla dolmuş. Yağmuru dört gözle beklerdik. Yağsın da çukurlar çamurla dolsun da biz de içinde oynayalım diye. 1960’lı yılların ortalarıydı.
Son Güncelleme: 05 Şubat 2021 - 13:35
https://tr.news.rik.cy/tr/article/2019/2/5/050219-kibrisli-rum-kose-yazarlarindan/